Hasan Seçen,
21 Eylül 2025

Görsel Illustration: Gemini Imagen
Giriş: Görmek ve Göstermek Üzerine
Cehalet, yalnızca bir bilgi eksikliği değil; kimi zaman görmemek, kimi zaman da görmek istememektir. Cehalet, bireyi zayıf kılan, toplumu durduran, medeniyetleri çökerten sessiz bir sızıntıdır. Üstelik yalnızca okuma yazma bilmeyenlerin değil, kimi zaman en çok da bildiğini zannedenlerin zaafıdır.
Bu yazı, cehaleti tek boyutlu bir kavram olarak ele almak yerine; onu bireysel, toplumsal, tarihsel ve çağdaş yönleriyle katmanlar halinde çözümlemeye çalışan bir denemedir. Yazıda, cehaletin sözlük anlamlarından başlayarak günlük hayattaki etkilerine, 19. yüzyıl Osmanlı aydınlarının cehaletle mücadelesinden Mehmet Âkif’in ve Mirza Alekber Sabir’in sarsıcı eleştirilerine, Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesil idealine kadar uzanan geniş bir bakış açısıyla cehaletin panoramasının çizilmesi amaçlanmaktadır.
Her bölümde, bu karmaşık ve çoğu zaman gözden kaçırılan kavramın farklı yönleri ele alınmıştır. Yazının temel amacı cehalet üzerine bilgi vermek değil, birlikte düşünmek ve her satırda küçük bir farkındalık oluşturmaktır. Çünkü, bir konu hakkında bütün öğrendiklerimiz, o konu hakkındaki düşündüklerimizden ibarettir.
Sözlüklerde Cehâlet
Cehalet, Arapça kökenli bir kelimedir. Almaany çevrim içi sözlüğü cehalet (جهالة) kelimesinin Arapça kullanımının genelde bilgisizlik, bilmezlik, kof olma durumu karşılıklarını vermekle birlikte, kelimenin akılsızlık, aptallık, hoyratlık, görgüsüzlük, kabalık anlamında da kullandığını belirtmektedir.
Bakınız: https://www.almaany.com/tr/dict/ar-tr/جهالة/?page=1&c=Genel
Wikipedi’nin sözlük versiyonu Viktionary İngilizce versiyonunda Arapça’daki cehalet kelimesinin İngilizce karşılığı olarak kelimenin isim fiiil olarak, “to be ignorant (cahil olmak) , be stupid (aptal olmak) ” anlamı yanında ignorance ( cehalet) , stupidity (aptallık), folly (akılsızlık), rudeness (kabalık) karşılıklarını veriyor. Bakınız: https://en.wiktionary.org/wiki/جهالة
Nafiz Danışman (1956), “Câhiliyye” kelimesinin mâna ve menşei isimli makalesinde Arap edebiyatında kelimenin “zorbalık yapmak” anlamında da kullanıldığını gösteren akademik çalışmalar bulunduğuna atıfla Hicri 3’üncü yüzyılda yaşamış olan Farabi’nin (872-951), zorbalığın hâkim olduğu eski zaman sitelerine “zorba site” anlamına gelen” El Medinetül-câhile” yani “câhil site” adını verdiğini söylemektedir (Danışman, 1956) .
Bakınız: Danışman, N. (1956). “Câhiliyye” kelimesinin mâna ve menşei. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1(1–4), 192–197.
“Kur’an’da Cehalet Kavramı” başlıklı oldukça kapsamlı akademik yazısında M. Faik Yılmaz, “cehl” kavramının yalnızca bilgi eksikliğini değil, aynı zamanda insanın öfkesine yenik düşerek kontrolsüz ve sorumsuz davranışlar sergilemesini de ifade ettiğini belirtir. Bu anlamda cehl, duygularına hâkim olamayan, sabırsız ve düşünmeden hareket eden kişinin hâli olarak tanımlanır. Ona karşıt düşen erdem ise, sükûnet ve itidalin timsali olan “hilm”dir. Yazar yakın bir bağlam olarak; cehl betimlemesinin, aynı zamanda yüzeysel düşünmek, olayların derinliğine nüfuz edememek ve bu nedenle isabetsiz hükümler vermek anlamında kullanıldığını ifade eden çok sayıda örnek göstermektedir.
Bakınız: Yılmaz, B. F. (2003). Kur’an’da cehalet kavramı. Dini Araştırmalar Dergisi, 5(15), 181–198.
Türk Dil Kurumu Sözlüğü, “cehâlet”i yalnızca “bilgisizlik” olarak belirtir ve kelimenin kullanımına dair aşağıdaki örneği verir:
“Cehâleti yayma ve algı yönetimi alanında sosyal medya ne kadar güçlü?” – Tayfun Uzbay
Yalnızca yaşayan Türkçenin sözcüklerini değil tarih boyunca Türkçede kullanılan sözcükleri de içeren bir sözlük olan Kubbealtı Lügatı, “cehâlet” maddesinde kelimeyi “bilgisizlik, bilmezlik, habersizlik, câhillik, cehil” olarak tarif etmektedir.
İngilizce Merriam-Webster Sözlüğüne göre “ignorance-cehâlet”, bilgi, eğitim ya da farkındalık eksikliği içinde olma durumu veya bu eksikliğin kendisidir.
Yine İngilizce Cambridge Dictionary ise “ignorance-cehâlet”, belirli bir konuda bilgi, anlayış ya da farkındalık eksikliği olarak açıklar. Sözlük, verdiği örnek cümlelerde bu iki boyutu öne çıkarır:
“Halkın hastalık hakkında cehâleti hâlâ kaygı verici bir durumdur.”
“İddialara göre, hastalara ne durumda oldukları söylenmemiş, yani bilinçli olarak cahil bırakılmışlardır.”
Fransızca Larousse Sözlüğü ise “ignorance-cehalet” kelimesinin üç farklı anlamını vermektedir :
1. Bir şeyi bilmemek, bir şeyin farkında olmamak: Birinin planlarından cahil (habersiz) olmak. 2. Belirli bir alanda bilgi veya deneyim eksikliği: Bu noktadaki cehaletimi kabul ediyorum.
3. Genel eğitim yetersizliği, fikri bilgi yetersizliği: Sınav sonucu cehaletinizi ortaya koydu.
Sonuç olarak, Arapça bir kelime olan cehalet kelimesi bu dilde sadece “bilgisizlik” ya da “habersizlik” anlamında değil, aynı zamanda “aptallık”, “hoyratlık”, “zorbalık” gibi daha karmaşık ve sosyal içerik taşıyan anlamlarda kullanılır. Özellikle Arap edebiyatında ve İslami metinlerde, cehalet, sadece bilginin eksikliği olarak değil, aynı zamanda duygusal ve ahlaki eksiklikler, yüzeysel düşünme ve yanlış hükümler verme gibi derin ve çok boyutlu anlamlarla da ilişkilendirilmiştir. Ancak, diğer dillere, özellikle Batı dillerine baktığımızda, cehalet genellikle sadece “bilgisizlik” anlamında kullanılır ve bu anlamın dışındaki katmanlar pek vurgulanmaz.
Günlük Hayatımızda Cehâlet: Cehl-i basit ve cehl-i mürekkep
Türk Halk edebiyatında cehalet, sıkça ele alınan önemli bir temadır. Cumhuriyet dönemi halk şairlerimizden Âşık Veysel (1894–1973), cehaleti yalnızca bilgi eksikliği olarak değil; inatçılık, anlayışsızlık ve kabalık gibi davranış biçimleriyle de tanımlar. Onun dizelerinde, cahillik sadece bireysel bir eksiklik değil, aynı zamanda toplumsal ilişkileri zorlaştıran bir engel olarak da resmedilir. Şairin bu durumu dile getirdiği anlam yüklü bir dörtlüğü şöyledir:
Cahil ile sohbet etmek zor olur
Kulağı sağırdır gözü kör olur.
Her sözünde kavga niza var olur
Cahiller dikenli çalı sayılır.
Kaynak: Alptekin, A. B. (2009). Âşık Veysel. Atatürk Kültür Merkezi.
Cehaleti inatçılık, anlayışsızlık ve kabalık olarak tanımlayan Âşık Veysel’i adeta tasdik edercesine, “cahille sohbetin faydasızlığı” hakkında halk edebiyatında başka sözler de vardır. Nitekim başka bir türküde cehaletin toplumsal ilişkilerde doğurduğu yıkıcı etkiler yalın ama derin bir ifadeyle dile getirilir.
Gül yüzlü, gül destim,
Pirim, ben sana küstüm,
İnan değil sana kastım,
Cahille sohbeti kestim.
Türkünün sözlerinde, muhatabına doğrudan bir kırgınlık olmadığı görülmekle birlikte, asıl sebebin cahillikten uzak durmak olduğu anlaşılmaktadır:
(Hüseyin Karakuş, Gül Yüzlüm Gül Destim, )
Bu dizelerde de görüldüğü üzere, cehaletle kurulan ilişki yalnızca yorucu değil, aynı zamanda ruhi bir yıpranma sebebidir. Bundan dolayı halk irfanı, cehaleti çoğu zaman sadece bilgisizlik olarak değil, aynı zamanda ruhu örseleyen bir anlayışsızlık, muhatapsızlık hâli olarak da görmüştür.
Yine bu bağlamda, halk arasında kimden geldiği bilinmeyen ama kuşaktan kuşağa aktarılan pek çok kafiyeli, hikmetli söz, cehaletin zararlarına karşı uyarıcı birer öğüt niteliği taşır. Bu sözler, halkın hayat deneyiminden süzülmüş, ârifâne bir bilincin ifadesidir:
Âlim ile sohbet etmek, lal-ü, mercan, incidir;
Cahil ile ülfet etmek, günde bin can incitir.
…
Cahille sohbet etmek, zordur bilene;
Çünkü cahil ne gelirse, söyler diline.
…
Cahille oturup bal yiyeceğine,
Âlimle otur, kuru ekmek ye.
Burada üzerinde özellikle durulması gereken önemli bir nokta, cehaletin yalnızca bilgi eksikliğinden ibaret olmadığıdır. İnsan, sadece bilmediği konularda değil, bildiğini sandığı alanlarda da kolaylıkla yanılabilir. Oysa bilgi çoğu zaman detaylarda gizlidir ve biz, farkında olmadan birçok şeyi eksik, çarpık veya taraflı bir bakış açısıyla öğrenmiş olabiliriz.
Eğer cehalet yalnızca bir şeyin bilinmemesi olsaydı, hepimiz farklı konularda “cahil” sayılabilirdik. Bu nedenle, cehaleti sadece “bilgisizlik” olarak tanımlamak eksik kalır. Belki de cehaleti, Prof. Dr. Doğan Kuban’ın Herkese Bilim ve Teknoloji dergisinde yayımlanan yazısında önerdiği biçimiyle yeniden tarif etmek gerekir. Çünkü Prof. Kuban’a göre, cehalet sadece bireysel bir sorun değil, uygar bir toplumun oluşmasını engelleyen yapısal bir engeldir.
“Bugün cahil dediğimiz, bilmesi gerekeni bilmeyendir. Bir matematik hocası, bahçe düzenleyemezse cahil olmaz. Kimya hocası da bütün kimya pratiğini bilmez. Bilgi iki türlüdür: Günlük yaşamın gerektirdiği pratik ve sosyal bilgiler. Bunların varlığı uygarlık düzeyini, yani toplum içinde insanların davranışlarını belirleyen bilgilerdir. Bunlar okulda öğretilmez. Artık günümüzde giderek kalabalıklaşan İstanbul gibi kentlerde insanlara, ortak yaşama ilişkin oldukça ayrıntılı bilgiler vermek zorundayız.
İkinci bilgi ihtisastır. Bu her mesleğin, mühendisliğin, öğretmenliğin, ekonominin, bilimin çekirdek bilgisidir.
Sokaktaki uygarlık, çağdaş insanın özgür kimliğine saygıdan kaynaklanır. Bu saygı insanın beynine yerleşmemişse o topluma uygar denemez.”
Kaynak: Kuban, D. Herkese Bilim ve Teknoloji, Sayı 121, 20 Temmuz 2018, sayfa:7.
Bu durumda cehaleti ikiye ayırarak tanımlamak gerekecektir:
Basit cehâlet (Cehl-i basit): Kişi bilmediğini bilir ve öğrenmeye açıktır.
Karmaşık cehâlet (Cahl-i mürekkep) : Kişi her şeyi bildiğini zanneder ve öğrenmeye kapalıdır.
Halk türküsünde “cahille sohbeti kestim” diyen ozan, büyük ihtimalle ikinci tür cehâleti, yani karmaşık cehaleti kastetmektedir.
Prof. Dr. Mümtaz Turhan (1908–1969), karmaşık cehaletin en zor biçiminin yarı aydınlarda görüldüğünü ve bu tür cehaletin ülkeye basit cehaletten çok daha büyük zararlar verdiğini şöyle ifade eder [sadeleştirilmiş metin]:
“Hakikatte Türkiye’nin bir numaralı düşmanının cehalet olduğu ve eğer kalkınmak, kurtulmak istiyorsa her şeyden evvel bunu yenmesi gerektiği fikri doğruydu. Ancak cehalet kavramı çok dar bir şekilde sınırlandırılmış, yalnızca okuma yazma bilmeyenlere atfedilmiş ve çalışmalar bu yönde yürütülmüştür. Halbuki Türkiye’de cehalet çok daha kapsamlı, çeşitli ve derindir. Okur yazarlar ve sözde aydınlar da bu cehaletten aynı derecede etkilenmektedir. Ve memleket, öğrenim imkânı bulamamış ümmilerden çok, bu yarı aydınlardan zarar görmüştür.”
Kaynak: Turhan, M. (1981). Bütün eserleri 1: Garplılaşmanın neresindeyiz? (7. baskı). Yağmur Yayınevi.
Bilginin en sinsi düşmanlarından biri, öğrenmeye kapalı olmak ve bilgi sahibi olduğunu sanma yanılgısıdır. Bu durumu Stephen Hawking’in şu sözü çok güzel ifade eder: “Bilginin en büyük düşmanı cehalet değil, bilgi sahibi olduğunu sanma yanılgısıdır.”
Amerikalı gazeteci Walter Cronkite (1916-2009), kazandığı sayısız ödül ve madalyanın yanı sıra, 1960’lar ve 1970’lerde yapılan kamuoyu anketlerinde, Amerikan halkı tarafından “halkın en güvendiği insan” olarak seçilmişti. Cronkite, cehaletin toplumsal maliyetini ifade ettiği sözü çok kıymetlidir: “Kütüphanelerimizin maliyeti ne olursa olsun, cahil bir milletin maliyetiyle kıyaslandığında fiyatı son derece düşüktür.”
Klasik Fars Edebiyatında Cehl-i Mürekkep
İnsan, bir konuda yeterince bilgi sahibi olduğunu düşündüğünde sorgulamayı bırakabilir, farklı görüşlere kendini kapatabilir ve en önemlisi, hatalarının farkına varamaz hale gelir. Bu tür bir zihinsel kapanma hâli, klasik ifadeyle cehl-i mürekkep (bileşik cehalet) olarak tanımlanır.
Oysa hakiki bilgelik, bilgiyi sürekli olarak sorgulamak, yeniden anlamlandırmak ve geliştirmekle mümkündür. Bilgiye sahip olduğunu zannetmek yerine, öğrenmeye açık ve mütevazı bir zihinle ilerlemek, insana çok daha sağlam bir yol haritası sunar.
Bu bağlamda, İmamı Gazali‘den (1058-1111) geldiği ifade edilen bir sözde şöyle ifade edilir:
Her şeyin eksik hali bile yokluğundan iyidir…
Ancak bunun tek istisnası vardır: “bilgi”dir!
Gazali’nin sözü şöyle yorumlanabilir: Sağlık ve zenginlik gibi şeylerin bir miktarına bile sahip olmak, hiç sahip olmamaktan iyi sayılabilir. Ancak, yarım yamalak bir eğitim almış bir kişi, tamamen cahil birinden daha tehlikeli olabilir. Çünkü kendini bilgili zanneden bir kişi asla öğrenmeye çalışmaz.
Bakınız: Dânam Ke Nadânam (Bilmediğimi Biliyorum) . https://fa.wikipedia.org/wiki/دانم_که_ندانم
Bu anlayış, Fars edebiyatının klasik metinlerinde veciz bir şekilde dile getirilmiştir. Molla Ahmed Marağî’nin (vefatı 1245) (Meʿrâcü’s-Saʿâde) adlı eserinde geçen ve halk arasında da yaygın olarak bilinen meşhur şiir şöyledir:
Bilen ve bilmek isteyen kişi,
Kendini mutluluğun zirvesine çıkarır.
Bilen ve bildiğini bilen kişi,
Şeref atını gök kubbenin ötesine sıçratır.
Bilen ama bildiğini bilmeyen,
Elindeki su testisi ile susuz kalır.
Bilmeyen ama bilmediğini bilen,
Topal merkeple de olsa hedefine ulaşır.
Bilmeyen ama öğrenmek isteyen,
Kendisini cehaletin zincirinden kurtarır.
Bilmeyen ve bilmediğini de bilmeyen,
Cehli mürekkebin karanlığında ebediyen sürünür.
Bilmeyen ve öğrenmek istemeyen, yaşar boşuna,
Ne kendine faydası vardır ne başkasına.
Bu şiirin çeşitli versiyonları için bakınız: Persian Star: https://www.persian-star.org/ر-آن-کس-که-نداند-بداند-نداند/
Molla Maragi’den yüzyıllar sonra da aynı bakış, hiciv ve ironi yoluyla sürdürülmüştür. Kelim-i Kaşani (ö. 1651) ünlü kasidesinde cehl-i mürekkebin toplumsal yaygınlığına ilk üç beyitte şöyle dikkat çeker:
Cehli mürekkep öyle yaygın ki bu zamanda,
Sinekler kendini Hümâ kuşu sanmakta
Musa’nın makamından bir asa yere inse,
Akılsızlar onu basit bir değnek sanmakta
İsa’nın sofrası gözünün önündeyken
Boş kâsesiyle dilenci ona gururlanmakta
Bu beyitler, sadece birer şiir değil; çağları aşan birer uyarıdır. Gerçek öğrenme, bilmediğini bilmekle; gerçek cehalet ise bunu fark edememekle başlar.
Bilim tarihinin dâhi isimlerinden biri olan Ömer Hayyam’ın (1048-1131) bilgi karşısındaki tevazu’unu ifade eden sözleri ise şöyledir:
Kalbim bilgi yolundan asla mahrum kalmadı,
Nice sır açılmadı, gizem tamamlanmadı.
Yetmiş iki yıl düşündüm hem gündüz hem de gece
Tek bir hakikat bile tam olarak aydınlanmadı.
Bakınız: Dânam Ke Nadânam (Bilmediğimi Biliyorum) .
https://fa.wikipedia.org/wiki/دانم_که_ندانم
19. Yüzyıl Osmanlı Aydınları: Bir Medeniyetin Son Söz Ustaları
Konu cehalet ve aydınlanma ise, Osmanlı’nın son dönem aydınlarını da saygıyla yâd etmek gerektiğini düşünürüm. Büyük çoğunluğu bürokrasinin içindeydi. Bu yüzden hemen hepsi, siyasetle ilgilendiler. Dünyadaki değişimi görüyorlar, reformlarla devleti yaşatabileceklerini ümit ediyorlardı. Siyasetin içinde olan herkesin yaşadığını onlar da yaşadılar: ikbali de gördüler, idbarı da (ikbal: baht açıklığı idbar: bahtsızlık ve itibarsızlık) . Fakat Namık Kemal’in (1840-1888) Hürriyet Kasidesi’ nde ifade ettiği gibi yollarından dönmediler.
Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetden
Mürüvvet-mend olan mazlûma el çekmez i’ânetten
(Kendini insan bilenler, halka hizmetten usanmaz /
Mert olanlar, ezilenlere yardımdan el çekmez.)
Kendi aralarında da tekdüze bir dünya görüşüne sahip değildiler. Fikir yönünden, Osmanlıcı, İslamcı, Türkçü, pozitivist, liberal, sosyalist vb her türlü renklilik ve çeşitliliğe sahiptiler. Bunu pek dert de etmiyorlardı. Çünkü “bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar” diye düşünüyorlardı . Yani hakikatin kıvılcımı, fikirlerin çatışmalarından hâsıl olurdu. Bu anlayışta oldukları içindir ki, hataları ve sevapları ile bu topraklarda sorgulama, ilerleme, ve yenilik arayışını onlara borçluyuz. 150 yıldır yanlışlarıyla, doğrularıyla çok tartışıldılar ve bu tartışma hâlâ sürüyor.
Ancak kesin olan bir şey var ki, onlara kimse “cahil” diyemezdi. Kendi kültürlerine vâkıftılar; birçoğu hem doğu hem batı dillerinden en azından birini biliyor, Türkçeyi çok güçlü ve derinlikli kullanıyorlardı. Dünya görüşleri farklı olsa da Tevfik Fikret (1867-1915) ile Mehmet Âkif (1873-1936) arasında veya Ziya Gökalp (1876-1924) ile bir medrese âlimi arasında dil ve ifade yeteneği açısından önemli bir fark görülmezdi.
Bu aydınların önemli bir yönü, edebiyatı çok sevmeleri, hikmetli sözleri kendi zamanlarına ve toplumun problemlerine yönelik olarak yepyeni ifade kalıpları içinde söyleyebilmeleriydi. Onlar da cehâletten şikâyetçiydi. Bugün onları en sert şekilde eleştirenler bile zaman zaman onların sözlerine sığınmaktan geri durmuyor.
Namık Kemal, sadece bir edebiyatçı değil, aynı zamanda milletin uyanışına öncülük eden fikir ve mücadele adamıdır. Onun şiirlerinde cehalet, zillet ve teslimiyet karşısında yükselen güçlü bir vicdan sesi duyulur. Şairin arkadaşı Deli Hikmet’le birlikte yazdığı söylenen ünlü şiiri Vatan Mersiyesi’nde vatanın uğradığı haksızlıklar karşısında suskun kalmayı “cehalet döşeğinde yatmak”la özdeşleştiren şair, halkı gafletten uyanmaya ve sorumluluk almaya davet eder. Bu dizelerde vatanı mâder [ana] simgesiyle betimleyen şair “yoğ imiş kurtaracak bahtı kara mâderini” [ bahtı kara talihsiz anasına sahip çıkacak yokmuş] ifadesi, Türk edebiyatında en çarpıcı mısralardan biri olarak hafızalara kazınmıştır:
Vatanın cevher-i nâmûsunu biz mi satalım
Ne revâ böyle cehâlet döşeğinde yatalım
Hâlik’a karşı duracak kimseye taş mı atalım
Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini
Yoğimiş kurtaracak bahtı kara mâderini
***********
Bursalı Talib’e(ö. 1706) atfedilen şu beyit, hem ahlaki ölçü hem de irfan anlayışı bakımından dikkat çekicidir:
Çeşm-i insaf gibi kâmile mîzân olmaz /
Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz.
(Olgun bir insanın insaf gözüyle bakmasından daha güzel bir ölçü olmaz . Bir insanın kendi eksik ve kusurlarını bilmesi kadar da güzel bir irfan olmaz.)
Bu anlam yüklü dizelerde, insaf gözünün en adil ölçü olduğu; kişinin kendi eksikliğini bilmesinin ise en yüksek irfan mertebesi sayıldığı ifade edilir. Cehalet, yalnızca bir şeyleri bilmemek değil, kendi eksikliğinin farkında olmamakla daha da derinleşen bir haldir.
Bu düşünce, yaklaşık iki asır sonra Yenişehirli Avni (1826–1884) tarafından daha da incelikli ve sanatlı bir şekilde işlenmiş ve adeta levhalara yazılacak nitelikte bir berceste beytine dönüşmüştür:
Cehlimi bilmeyecek mertebe câhil değilim,
Bilirim rütbe-i noksânımı, kâmil değilim.
Avni’nin bu beyti, cehaleti inkâr etmeyen bir bilgelik; eksikliği kabullenmeyi irfanın özü olarak gören bir tefekkür terbiyesi taşır. Zira en büyük cehalet, insanın cehaletini bilmemesidir.
Sakallı Celal’e (1886-1962) atfedilen şu söz, hem mecaz hem de gerçek anlamıyla dikkate değerdir. Karmaşık cehâletin böyle veciz bir ifadesi edebiyat kitaplarına geçecek kadar güzeldir:
“Cehlin ol rütbesi sehl olmaz,
İlimsiz bu rütbe cehl olmaz.”
(Cehâletin bu rütbesi kolay kazanılmaz
Bu derece bir cehâlet ancak tahsil ile kazanılabilir)
Şair Eşref (1847–1912), yazdığı hiciv şiirlerinde yalnızca toplumsal sorunları değil, aynı zamanda yaşadığı dönemin yönetim uygulamalarını da sert bir dille eleştirmiştir. Fakat onun şiirinde konu millet ve memleket olunca hiciv yerini hüzne, hatta mateme bırakır.
Batı ile Doğu’yu karşılaştırdığı ünlü dörtlüğünde, dile getirdiği çarpıcı zıtlıklardan biri de marifet (bilgi) ile cehalet karşıtlığıdır. Bu dörtlükte, marifet ve ilerleme Batı’ya; cehalet ve gerilik ise Doğu’ya düşmüştür:
Nasıl zıt olmasın âlemde garbiyunla şarkiyyun,
Güneşten hepsinin güya ki nûru mâh olmuştur.
Ziraat, mârifet, san’at, saâdet şimdi onlarda;
Cehalet, meskenet, zillet, rezâlet bizde kalmıştır.
(Garplılarla Şarklılar nasıl zıt olmasın bu dünyada,
Gerçi güneşten hepsi aynı ışığı alırlar ama;
Tarım, bilgi, sanat ve mutluluğun hepsi onlarda,
Bize kalmış: cehalet, yoksulluk, gerilik ve aşağılanma.)
Mehmet Âkif: Cehaleti ve Tembelliği Tenkid Eden Vicdan
Mehmet Âkif (1873-1936) , Şark’ın (Doğu’nun) yüzyıllar boyunca biriken acılarını yalnızca dile getiren bir şair değil, aynı zamanda bu acıların kökenine inen bir düşünürdür. Onun nazarında cehâlet, yalnızca bir bilgi eksikliği değil, İslam milletlerinin sinesine çöken kapkara bir kâbustur. Şiirlerinde cehâleti organize bir düşman gibi tarif ederken, toplumun içine düştüğü zilleti açıkça gözler önüne serer:
Eyvâh! Bu zilletlere sensin yine illet /
Ey derd-i cehâlet, sana düşmekte bu millet…
Ancak Âkif, teşhis etmekle yetinmez; derin bir iç hesaplaşmaya da girer. Kalbinin hislerini dile getirmekte bile zorlandığını itiraf ederken, milletinin hâline duyduğu ıstırabı, kişisel bir acziyet duygusuyla birleştirir:
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım
Ne var ki Âkif için ümitsizlik bir çözüm yolu değildir. Boyun büküp karamsarlığa kapılmayı asla mazur görmez. Tam tersine, geçmişin acılarına takılıp kalmadan, yeni nesillere sağlam idealler aşılamayı görev sayar:
Mâzîdeki hicranları susturmaya başla;
Evlâdına sağlam bir emel mâyesi aşla.
Çözüm nettir: inanmak, çalışmak ve aklın ve ilmin ışığında yürümek:
Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol…
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
Ona göre kurtuluş, sadece ağlamakla değil, inanç, emek ve akıl ile mümkündür.
Âkif, çağının gerçeklerini gören bir mütefekkir olarak, Batı’dan ilim ve sanat alınması gerektiğini de açıkça belirtir. Ancak bunu bir taklitçilik değil, bir şahsiyet inşası olarak görür:
Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;
Veriniz hem de mesaînize son sür’atini.
…
Çünkü kâbil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyyeti yok san’atın, ilmin; yalnız,
Kendi ‘mâhiyyet-i rûhiyye’niz olsun kılavuz.
Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz.
Bilim ve sanatın milliyeti olmayabilir; fakat milletin ruhunu kaybetmesi, kurtuluş umudunu da yok eder. Bu sebeple Âkif, Batı’nın bilim ve teknik yönden ilerlemesini örnek almayı, ama ruh köklerini koruyarak ilerlemeyi temel bir ilke olarak ortaya koyar.
Sonuçta Mehmet Âkif, sadece Şark’ın acılarını dillendiren bir şair değil, aynı zamanda cehâleti ve tembelliği tenkit eden, Şark milletlerine silkiniş çağrısı yapan bir vicdan‘dır. Onun mısralarında, geçmişe ağlayarak değil, geleceğe inanarak yürünecek bir yol haritası gizlidir.
Mirza Alekber Sabir: Hicivle Cehâleti Uyandırmak
Azerbaycan’ın aydınlanmacı şairlerinden Mirza Alekber Sabir (1862-1911), şiirlerinin büyük bir bölümünde kinaye (sitemli söz) ve tariz (sözü tersinden söyleme) sanatını ustalıkla kullanarak, taassuba ve cehâlete karşı keskin hicivlerle dolu eleştiriler yöneltmiştir.
Bir şiirinde, gaflet uykusunda olanları uyandırmak yerine, adeta bu halin devamını öğütleyen ironik bir tavırla şöyle der:
Terpenme, amandır, bala, gəflətdən ayılma!
Açma gözünü, xab-ı cəhalətdən ayılma!
…
Açsan gözünü rəngü məşəqqət görəcəksən,
Millətdə qəm ümmətdə, küdurət görəcəksən,
Qıldıqca nəzər millətə heyrat görəcəksən,
Çək başına yorğanını, nikbətdən ayılma!
(Kımıldama, aman kardeş, gafletten uyanma;
Açma gözünü, cehâlet uykusundan sakın ayılma!
…
(Gözlerini açarsan çok sıkıntı göreceksin,
Millette gam, ümmette keder göreceksin,
Etrafında hayret edecek neler göreceksin,
Yorganı başına çek, sefil durumundan uyanma!)
Bir başka şiirinde ise yine tariz yoluyla cehâleti ve eğitimsizliği över gibi yaparak, aslında sert bir hiciv sunar:
Nə dərs olaydı, nə məktəb, nə elm ü sənət olaydı!
Nə dərsə, məktəbə, elmə, filanə hacət olaydı!
Nə səndəli, nə qarandaş, nə lövhü miz, nə təbaşir,
Nə dəftərə, qələmə, kağıza bu rəğbət olaydı!
(Ne ders olaydı, ne okul, ne bilim ve sanat olaydı;
Ne derse, ne okula, ne bilime, hiçbir şeye gerek olaydı!
Ne sandalet, ne kara tahta, ne tebeşir olaydı
Defterlere, kalemlere ve kağıtlara gerek olaydı !)
Fakat milletinin cehâlet ve sefalet içinde olması nedeniyle yüreği yanan Sabir, zaman zaman Namık Kemal’i andıran bir üslupla, sanki esarete karşı direniş çağrısı yapan bir kumandan gibi, cehâlet içinde yaşamaktansa ölmenin daha onurlu olduğunu haykırır:
Qafil yaşamaqdansa gözəl kârdır ölmək,
Hərçənd ki, qəflətdə dəxi ardır ölmək.
Zəncir-i cəhalətdə bu alçaq yaşayışdan,
Cahil, sənə dar üzrə səzavardır ölmək!
(Gafil yaşamak yerine, güzel bir kâr olur ölmek;
Gerçi gaflette bile bir utançtır ölmek.
Cehâlet zinciriyle bu alçak yaşayıştan,
Ey cahil, sana layıktır, darağacında ölmek!)
Cehâlet Yanılsamaları: Görülenler ve görülmeyenler
Amerikan edebiyatının önde gelen yazarlarından olan Mark Twain’in (1835-1910) mizahi fakat derin bilgelik içeren çok sayıda sözü vardır. Bu sözlerinden biri şöyledir:
“Ben 14 yaşındayken babam o kadar cahildi ki, yaşlı adamın yanımda olmasına katlanamazdım. Ama 21 yaşıma geldiğimde, onun o yedi yılda ne kadar çok şey öğrendiğine şaşırdım kaldım.”
Twain’in bu ironik sözü aslında çok şey anlatıyor: 5–6 yıl önce “cahil” olarak gördüğümüz birinin, aslında ne kadar bilgili ve hâttâ bilge biri olduğunu, zaman içinde kendi bilgi dağarcığımız genişledikçe daha iyi anlayabiliyoruz.
Fakat bu tür yanılsamalar sadece ergenlik çağının bunalımları nedeniyle erken yaşlarda görülen bir durum değildir. Bazen, yaşlı başlı halimizde bile, işimize gelmeyen bir söz duyduğumuzda hemen muhatabımızı “cahil” ilan ederiz. Böylece bizi tehdit etmeyen, sessizce geçip giden “gerçek cahiller”, bize daha bilge görünmeye başlar.
Bazen, cehâleti “sağduyu” olarak yorumlayanlar da görülebilmektedir. Bu tür yorumlar, muhtemelen, eğitim imkânı bulamamış, ancak yoğun tecrübe birikimine sahip, feleğin çarkından geçmiş, bilgi düzeyi sınırlı olsa bile olayların arka planını sezinleyebilme kabiliyetine sahip “çarıklı erkan” nevinden mütevazı insanların bilgeliklerini takdir etmek için ifade edildiğinde doğru olabilir . Tıpkı, Nazım Hikmet’in (1902-1963) kurgusal olarak Afrikalı bir kadın Taranta-Babu’ya hitaben yazılan, fakat esasında Mussoloni faşizmini eleştiren şiirinde, basit cehâletin masumiyetini ifade ettiği gibi:
Bilirim
beş altıyı geçmez
senin kafanın raflarında dizili
kapalı şişeler gibi sorgular…
Sen ki kapkara cahilsin
herhangi bir
hukuku düvel profesörü kadar…
(Nazım Hikmet, Taranta-Babu’ya Mektuplar ,Yedinci mektup.)
Şair, burada cehâleti küçümsemek yerine, kapkara bir masumiyeti, bilgiyle dolu ama düşünceyle buluşamayan bir aklın karşısına koyar ve sanki demek ister ki:
“Üzülme Taranta-Babu!… Sen okuyamadığın için cahilsin belki, ama senin cehâletin saf, masum ve öğrenmeye açık bir cehâlet. Oysa ‘kitapları okuyan ama hayatı anlayamayanlar’ da var bu dünyada. Onlar, bilgiyle donanmış görünseler de hakikatin özüne nüfuz edemedikleri için seninle aynı düzeyde, hâttâ bazen daha da geride…”
Nazım Hikmet’in bu dizeleri, bir sınıf eleştirisinden çok daha fazlasıdır. Burada asıl mesele, bilgiyle birlikte anlayışı, ezberle birlikte sezgiyi, unvanla birlikte hikmeti taşıyabilmektir. Çünkü gerçek bilgelik, yalnızca ne bildiğimizde değil; neyi ne kadar anlayabildiğimizde değil midir?
Bu anlam, Erzurumlu İbrahim Hakkı ‘nın (1703-1780) sözü olarak bilinen dörtlükte ne güzel ifade edilir:
Hakkı, gel sırrını eyleme zâhir,
Olmak ister isen bu yolda mâhir
Harabat ehlini hor görme zakir
Defineye malik viraneler var
Ünlü İngiliz şairi William Shakespeare de (1564-1616), hayatta dıştaki görünüşle içteki gerçeğin zıtlıklarını şairane söyleyişiyle şöyle dile getirir:
Dış görünüş bazen hiç de yansıtmaz gerçeği
Oysa dünya hep gösterişe kanmıştır.
(Shakespeare, Venedik Taciri, 3. Perde 2. Sahnede Bassanio’nun konuşması).
Bir Cumhuriyet Ülküsü: Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk (1881–1938), Millî Mücadele yıllarının henüz sona erdiği bir dönemde, 18 Mart 1923’te Tarsus’ta çiftçilere hitap ederken, gerçek bilginin “hakikati bilmek” olduğunu vurgulamıştır. Bu bağlamda, okuma yazma bilmeyen insanların içinden hakikî âlimlerin çıkabileceğini; buna karşılık okumuş kişiler arasında da cehaletin görülebileceğini şu veciz sözle ifade etmiştir:
“Biz cahil dediğimiz vakit, mutlaka mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğim ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de, bilhassa sizlerin içinizde görüldüğü gibi, hakikati gören hakikî âlimler çıkar.”
Kaynak: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu – Atatürk Araştırma Merkezi. (2006). Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Cilt I–III).
Atatürk’ün bu değerlendirmesi, cehaletin yalnızca bilgi eksikliği değil, aynı zamanda hakikatten kopuş anlamına da gelebileceğini ortaya koymaktadır. Sözün derin anlamında, Mücadelenin şekle değil öze, unvana değil idrake yönelmesi gerektiği; gerçek bilgeliğin ise diplomalardan değil, hakikati kavrama kabiliyetinden doğduğu vurgulanmaktadır.
Nitekim, Atatürk’ün 25 Ağustos 1924 tarihinde Ankara’da toplanan Muallimler Birliği Kongresi’ne gönderdiği mesaj, Cumhuriyetin ancak fikren, ilmen, fennen, bedenen güçlü ve yüksek karakterli muhafızlar eliyle yaşayabileceğini açıkça ortaya koyar. Mesajın son cümlesi ise, hem dönemin öğretmenlerine hem de tüm gelecek nesillere hitap eden bir medeniyetvizyonu olarak hafızalara kazınmıştır:
“Hiçbir zaman hatırlarınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.”
Bu veciz ifade, eğitimin nihai amacının; kendi aklıyla düşünebilen, kendi vicdanıyla karar verebilen ve irfanını özgür iradesiyle inşa edebilen bireyler yetiştirmek olduğunu ortaya koyar. Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda akla, vicdana ve bilgiye dayalı bir hayat tarzıdır.
Atatürk’ün bu derin anlamlı çağrısı, yalnızca bir hedef değil, aynı zamanda bir öğretmen ideali olarak da yankı bulmuştur. Nitekim bu ruh, Öğretmen Okulları Marşı’nda da yürekten bir coşkuyla dile getirilir:
Candan açtık cehle karşı bir savaş,
Ey bu yolda and içen genç arkadaş!
Öğren, öğret; halka hakkı, gürle coş;
Durma durma koş!
…
Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye andlar olsun.
Ve Son Söz: Karanlığa Kızma, Bir Mum Yak!
“Cehaletin Panoraması” başlıklı bu yazımı tamamlarken, altını çizmek istediğim birkaç temel nokta var:
Cehaletle bilginin ve anlayışın mücadelesi, insanlık tarihi kadar eski, kesintisiz bir savaştır. Ne dün sona ermiştir, ne de yarın bitecektir. Bu mücadele, yalnızca bireylerin değil, toplumların ve hatta tüm medeniyetlerin kaderini belirleyecek kadar hayatidir. Cehaletle savaşmak, yıllık kişi başına düşen milli geliri 300 dolar olan ülkeler için ne kadar vazgeçilmezse, 60 bin doların üzerindeki ülkeler için de aynı derecede elzemdir.
Bu mücadelede yılmak çözüm olmadığı gibi, sadece şikâyet etmek de yeterli değildir. Karanlığa kızmak yerine bir mum yakmak gerekir. Her birimiz, bulunduğumuz yerde, elimizden geldiğince, bilgiyi ve anlayışı yaymanın, farkındalık oluşturmanın ve umudu diri tutmanın bir yolunu bulmalıyız.
Bu yazının, işte bu doğrultuda mütevazı bir mum olmasını diliyorum.
Mumlar çoğalsın…
Bir mum da sen yak… Şehrimiz aydınlansın.
Tüm şehirler mum yaksın… Ülkeler aydınlansın.
Ve bütün ülkeler aydınlansın ki, yeryüzü aydınlansın
TEŞEKKÜR : Bu yazı her ne kadar akademik bir yazı olmasa da, yerleşmiş akademik alışkanlıklarım nedeniyle metnin geliştirilmesi için dört değerli meslektaşımın görüşlerine başvurdum. Meslektaşlarım, yapıcı eleştiriler, kritik okumalar ve değerli tavsiyelerle bu yazının olgunlaşmasına önemli katkılarda bulundular. Bu vesileyle, değerli meslektaşlarım Prof. Dr. Yunus Kara, Prof. Dr. Hamdullah Kılıç, Prof. Dr. Zübeyir Saltuklu ve Prof. Dr. Davod Seifzadeh’e en içten teşekkürlerimi sunarım.
Not: Bu yazıdaki bilgiler kaynak göstererek kullanılabilir.
Kaynak Gösterme: Seçen, H. (September 21, 2025). Cehaletin panoraması. Prof. Dr. Hasan Seçen’in Akademik Sayfası. https://hasansecen.com/cehaletin-panoramasi/