Teknolojinin pek çok tanımı olmakla birlikte en kapsayıcı tanımlarından biri şudur: “…hayatımızı kolaylaştıran, doğal gücümüz ve yeteneklerimizle yapamadığımız işleri başarabilmek için geliştirdiğimiz araç ve yöntemler.”
İnsanoğlu yeryüzünde var olduğundan beri harp teknolojilerini kullandı. Oğuz Kağan destanında geçen “… Canavar geyiği yedi, ayıyı yedi, kargım onu öldürdü. Çünkü kargım demirdendi. Canavarı sungur yedi, yay ve okum onu öldürdü. Çünkü okum bakırdandı.” ifadeleri teknolojinin savaş araçlarındaki önemini gösteren çarpıcı örneklerdir.
Gerçekten de Oğuz Kağan destanında ifade edildiği gibi, bütün çağlarda teknolojinin en yaygın kullanım alanlarından biri harp teknolojisi olmuştur. Bugün de durum çok farklı değil: Bir bilim klasiği olan Carl Sagan‘ın “Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı” adlı kitabının “Bilim İnsanları Günahı Tattığında” başlıklı 16. bölümünde, dünyadaki bilim insanlarının yaklaşık yarısının kısmi zamanlı da olsa savaş teknolojilerinde çalıştığı yazılıyor.
30 Mayıs 2026 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Mutlu Doğuş Yıldırım’ın “Savaşın Teknolojisi var, peki barışın?” yazısı, insanlığın asırlardır savaşı kazanmak ve güç elde etmek için geliştirdiği teknolojilere farklı bir bakış açısı getiriyor: “Barışın teknolojisi olabilir mi?”
Harp teknolojilerinin korkuyu yönettiği bu dünyada; gerçek zamanlı çeviri sistemlerinden adil kaynak paylaşım platformlarına, küresel çocuk barışı simülasyonlarından ortak gerçekliği koruyan yapay zekâ teyit araçlarına kadar güven inşa eden sistemlerin önemini masaya yatırıyor. Gelecekte sadece silah yönünden güçlü olanların değil, toplumsal barışı ve iç huzuru koruyabilen ve güven üretebilen ülkelerin ayakta kalacağını savunan makale, teknolojiye ve küresel barışa farklı bir bakış açısı sunuyor.
Mutlu Doğuş Yıldırım’ın yazısını tamamını okumak için tıklayınız:
Yavuz Selim İlköğretmen Okulu 5/A sınıfı öğrencisi Avni Öztürk’ün Biyoloji Defterinden bir sayfa (1966).
Yavuz Selim İlköğretmen Okulu’nun Tarihine Yolculuk
1965–1966 yılında, Erzurum’un sert kışında sobayla ısınan sınıflarında, yatılı Yavuz Selim İlköğretmen Okulu’nda öğretmen olma idealiyle okuyan bir öğrencinin; ödev olarak değil, kendisini geleceğe —başta tıp olmak üzere yaşam bilimleri alanında bir bilim insanı olarak hazırlamak amacıyla— iç motivasyonuyla oluşturduğu biyoloji defterini 60 yıl sonra elinize aldığınızda, aslında bu ülkenin yakın tarihine de dokunmuş oluyorsunuz.
Dolmakalemle iki renk kullanılarak yazılmış sayfalar… Sobotta atlasını andıran bir titizlikle çizilmiş onlarca şekil… Her satırında emek, dikkat, sabır ve büyük bir idealizm hissediliyor.
İnsan ister istemez kendine şu soruları soruyor :
O yıllarda, çoğu köyünde çiftçilik yapan anne ve babaların bu çocuklarına bu okullarda nasıl bir ülkü, nasıl bir çalışma disiplini ve nasıl bir sorumluluk duygusu kazandırılıyordu?
Biz neden o idealizmi zaman içinde koruyamadık?
Ve en önemlisi…
Dünün o samimi idealizmini bugünün dünyasında yeniden nasıl yeşertebiliriz?
Belki de mesele yalnızca eğitim değildi; bir neslin, yokluk içinde bile geleceğe inanabilmesiydi.
Sorularımızı sürdürelim…
Ve şunu hiç bir zaman unutmayalım: İmkânlar sınırlı olsa da insan cevheri sınırsızdır; çünkü biliriz ki, bir milletin asıl gücü elindeki maddi kaynakları değil, yetiştirdiği insanın azmi, inanmışlığı, adanmışlığı, çalışkanlığı ve karakteridir.
Not: Defteri hazırlayan öğrenci (Prof. Dr. Avni Öztürk) , 1967-1971 yıllarında Yüksek Öğretmen Okulu ve Ankara Üniversitesi Fen Fakültesini okudu. 2 yıl öğretmen olarak çalıştıktan sonra 1973 yılında Atatürk Üniversitesi Fen Fakültesinde asistan olarak göreve başladı. Atatürk Üniversitesi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve Çanakkale 18 Mart Üniversitesinde akademik görevler yaptı. 2015 yılında emekli oldu. Teşekkür: Defterin PDF dosyasıEsra Gürel tarafından hazırlanmıştır. Kendisine teşekkür ederim.
Yapay zekâya karşı çıkanlarla tartışmıyor ve üzülmüyorum. Bilakis, onları çok seviyorum. Çünkü insan, fıtratı gereği muhafazakâr bir varlıktır. Hangi mesleğe, hangi felsefi ekole, hangi ideolojiye bağlı olursa olsun; dindar olsun ya da olmasın, bu durum değişmez. Muhafazakârlık ruhumuza işlemiştir.
Aslında bu, bir noktada gereklidir de. Düşünün: Her şeyin sürekli değiştiği bir dünyada hayat ne kadar zor olurdu? Bir sabitemizin olmadığı, “hakikat bu!” diye bağlanabileceğimiz hiçbir rabıtamızın bulunmadığı bir dünya!… Mesai saatleri sürekli değişiyor, otobüs saatleri değişiyor. Her sabah gazetemizi okurken, “Vay be, ne güzel alışmıştık, bunu da değiştirmişler!” dediğimiz bir hayat… Ne kadar çekilmez olurdu!
Sabah kahvaltısında önümüze ne geleceğini bilmediğimizi düşünün. Ekmekten bile emin değiliz. Necip Fazıl’ın “Değişen-Değişmeyen” şiirinde ifade ettiği noktada bile olmadığımızı düşünün:
Sofrada her şey değişir, ekmek değişmez, Ne kanun! Değişmez’e hasret çekmek değişmez!
Ne büyük bir imtihan!
O hâlde muhafazakârlık hem bir zaruret, hem de önemli bir şeydir.
Bana göre muhafazakârlığın en yoğun yaşandığı ortamlar bilim ortamlarıdır. Çünkü suiistimalleri önlemek bakımından akademik gelenekler çok önemlidir. Ve tabii ki bunun böyle olması gerekir. Bir taraftan yeni hipotezler, yeni teoriler geliştiriyoruz, yeni bilgi üretiyoruz, yeni teknolojileri teşvik ediyoruz; onların etik bir çerçevede kullanılması için neler yapılabileceğini tartışıyoruz. Diğer yandan da yeniliklere karşı direnebildiğimiz kadar direniyoruz.
Bu bağlamda, yapay zekâya karşı çıkan meslektaşlarımı da hep anlayışla karşıladım. Bu arkadaşlarımın “… Bir akademisyenin yapay zekâ kullanması kabul edilemez… etik dışıdır… akademinin yozlaşmasıdır… öğrencinin tembelleşmesidir… tarihin sonudur… ülke ve insanlık olarak geleceğimizin imhasıdır…” gibi eleştirilerinin, ifade biçimleri sert olsa da, içinde hakikat payı barındırdıklarını düşünürüm.
Gerçekten de yapay zekâya etik bir duruşla karşı çıkan akademisyen arkadaşlarımı takdir ediyorum. Düşününüz şimdi:
Meslektaşım ayaklı kütüphane… Her şeyi biliyor. Her konuda konuşuyor. Kim bir konuyu merak etse, ilk ona koşuyor, ona soruyor. Etrafında büyük bir hayran kitlesi var: “… Adam kırkambar be, kardeşim!.. Hezarfen Ahmet Çelebi!… Yok canım; az gelir, Kâtip Çelebi!.. Ahmet Mithat Efendi mezarından kalkmış, tecessüm etmiş!…”
Şimdi bir yapay zekâ çıkıyor… Sual edilen her meseleyi, 8 yaşındaki çocuklardan 70 yaşındaki dedeleri ve ninelerine kadar herkesin anlayabileceği şekilde izah ediyor. Anlamadığın yeri soruyorsun; sana on farklı örnekle yeniden anlatıyor.
Kendinizi şimdi tasvir ettiğim “ayaklı kütüphane” hocanın yerine koyunuz: Bir anda her şeyiniz yıkılıyor… “Bu kadar bilmek demek ki önemli bir şey değil mi yani?” diyorsunuz…
Sonra düşünüyorsunuz: “Olur mu be kardeşim? Bilmek önemsiz olur mu? Elbette çok önemli… Ama bilgi emekle kazanılmalı! Bu kadar ucuz olmamalı; ayağa düşmemeli! İnsanlar öğrenirken alın teri dökmeli, kafa patlatmalı!...”
Bu arkadaşlar, “O hâlde ne yapmalı?” sorusuna çözüm üretmek yerine “yapay zekâ yasaklanmalı” diyorlar… Haksızlar mı? Bence çok haklılar…
Ancak, “haklısın ama alacağın yok!” sözündeki gibi, ne yazık ki alacakları yok. Çünkü 8 yaşındaki çocuktan 70 yaşındaki dedeleri ve ninelerine kadar herkes yapay zekâ kullanıyor; merak ettiği soruları ilk ona soruyor, ilk ondan öğreniyor…
Bakınız, ben de sordum:
“Yapay zekâ, senden bir ricam var:
Yunus Emre’nin ‘Sordum sarı çiçeğe’ şiirini modelleyerek, 4 kıtada, 4+3 hece vezniyle bana kendini tanıtır mısın? Şiirinde 13. yüzyıl Türkçesinden de esintiler olsun!…”
Bilimin treninde birçok kompartıman vardır. Dışarıdan bakıldığında bazıları daha gösterişli, bazıları ise daha mütevazı görünür. Oysa gerçekte bilimin en prestijli kompartımanı, çoğu zaman en sade görünenidir: araştırma ve bilimsel yazarlık kompartımanı. Bilimin gerçek yolcular ı orada seyahat eder. Bana sorarsanız trenin gerçek birinci mevkii de orasıdır.
Editörlerin bulunduğu kompartıman ise çoğu zaman seçkinler bölümü gibi algılanır. Fakat işin iç yüzü hiç de öyle değildir. Editörler ve editör yardımcıları, uzun bir yolculukta yolcular uykuya dalmışken direksiyon başında pür dikkat ilerleyen kaptan ve mürettebat gibidir. Hatta çoğu zaman onların emeği daha da görünmezdir.
Binlerce sayfa makale okunur. Tek bir eksik veri, hatalı bir şekil, yanlış kurulmuş bir cümle için tekrar tekrar yazışmalar yapılır. Bir grafiğin düzeltilmesi, bir şeklin yeniden çizilmesi, bir paragrafın berraklaştırılması için sayısız mesaj gidip gelir. Bazen editör, yazının akışını düzeltmek için klavyenin başına geçer; metnin içinde görünmeden dolaşır ve sonunda yazarlara yalnızca “galley proof” aşamasında son bir göz atmaları tavsiye edilir.
Bütün bu emek çoğu zaman sessizlik içinde yapılır. Açık bir teşekkür nadiren gelir. Buna karşılık yayımlanmayan tek bir makale bile yıllarca sürecek sitemlerin başlangıcı olur.
Ve yıllar sonra geriye çoğu zaman CV’de tek bir satır kalır: “Dergi Editörü (2010–2020)” gibi tek bir satır!..
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı, Ne matarasında dudaklarının izi; Öyle bir rüzigâr ki, Kendi gitti, İsmi bile kalmadı yadigâr.
Bilim dünyasında görünmeyen emeklerin kaderi biraz da böyledir.
Bu yüzden genç araştırmacılara küçük bir tavsiyem var: Üretken olduğunuz yıllarda enerjinizi her şeyden önce araştırmaya ve bilimsel yazarlığa ayırın. Hakemlik görevlerinden kaçınmayın. Unutmayın, hakemlik bilimsel ekosistemin sessiz ama vazgeçilmez dişlilerinden biridir. Fakat editörlük görevlerine erken yaşta talip olma konusunda acele etmeyin. O görevler zamanı geldiğinde zaten sizi bulur.
Unutmayalım: Bilimin tekeri bir kez dönmeye başladığında kendi yolunu bulur. Önemli olan o hareketin içinde, dürüst ve üretken bir yolcu olarak yer alabilmektir.
Editörlüğünü yürüttüğüm Organic Communications dergisi olarak, 2026 yılına 19 yıllık köklü bir birikim ve yenilenen bir vizyonla “merhaba” demenin gururunu yaşıyoruz. İskandinavya’dan Avustralya’ya kadar 50 farklı ülkeden gelen bilimsel katkılarla örülen bu yolculukta, %6,7 gibi düşük bir öz-atıf oranıyla yakaladığımız akademik güven, en büyük motivasyon kaynağımız oldu. Bilimin dil, din ve sınır tanımayan birleştirici gücüne olan inancımızla; sadece başarılı sonuçları değil, dürüstçe raporlanmış “negatif sonuçları” da bilime kazandıran şeffaf yayıncılık ilkelerimizden ödün vermedik. 19. yılımızda, “Sürekli Yayın Modeli” (Continuous Publication) ve yenilenen görsel tasarımımızla, bilginin küresel dolaşımını daha hızlı ve etkin kılmaya kararlıyız. Bu başarıda emeği olan tüm yazarlarımıza, hakemlerimize ve yayın kurulumuza teşekkür borçluyuz.
Dergi Editörü imzası ile yayımlanan yazımın tamamını ve 19 yıllık yolculuğumuzun sayısal portresini incelemek için aşağıdaki bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz:
6 Kasım 2025 tarihinde New York Times gazetesinde yayımlanan bir araştırma sonucu, yapay zekâ kullanımının bazı tehlike sinyalleri verdiğini göstermesi açısından oldukça önemlidir. Gazetenin “Yapay Zekâ ve Sosyal Medya Beyin Çürümesine Nasıl Katkıda Bulunuyor?” başlıklı yazısında dikkat çekici bir bulguya yer veriliyor. Araştırmaya göre, ödevini yapay zekâya yaptıran bir öğrenci, ödevinden neredeyse tek bir cümleyi bile hatırlamıyor. Ödevlerini Google, Yandex, Bing ve benzeri arama motorlarından tarama yaparak hazırlayan öğrenciler ise yazdıkları bilgilerin önemli bir kısmını hatırlayabiliyor. Buna karşılık ödevlerini bizzat kendi zihinsel çabalarıyla, kitaplarını okuyarak ve analiz ederek hazırlayan öğrenciler, yazdıklarının neredeyse tamamını hatırlayabiliyor.
Zihinsel Çaba: Unutkanlığa Karşı En Güçlü Silah
Sonuçlar, yapay zekâ kullanan öğrencilerin en düşük beyin aktivitesine sahip olduğunu gösteriyor. Daha çarpıcı olan ise şudur: Yazıyı bitirdikten sadece bir dakika sonra, yapay zekâ kullanan öğrencilerin %83’ü, kendi yazdıkları metinden tek bir cümleyi bile hatırlayamıyor. Arama motorlarını kullanan öğrenciler bazı cümleleri hatırlarken, ödevlerini tamamen kendi başına yazan öğrenciler ise metinlerinin büyük bölümünü doğru bir şekilde aktarabiliyor.
Etik, sadece akademik tartışmaların değil, günlük hayatımızın her anının merkezinde yer alan kritik bir alandır. İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esra Akın, bu alandaki derin uzmanlığını Akademide Etik Derneği Başkanlığı gibi liderlik rolleriyle birleştiren, toplumsal bilinci artırma misyonuna sahip bir bilim insanı.
Prof. Akın, Hemşirelik Etiği ve Yoğun Bakım gibi hassas disiplinlerdeki köklü akademik geçmişi içinde 2004’ten bu yana 100’den fazla makale ve 50’den fazla kitap bölümünün yazarlığını yaptı.
Dr. Akın’ın araştırmaları, Palyatif Bakım ve İnsan Onuru, Ağrı Yönetiminde Etik Yükümlülükler ve Siber Suçlar/Yapay Zeka Etiği gibi, hem klinik hem de toplumsal sonuçları olan güncel konulara odaklanıyor. Özellikle COVID-19 pandemisi sırasındaki etik ikilemlere yönelik çalışmaları, hızlı karar verme gerektiren durumlarda bilimsel rehberliğin önemini gösteren çalışmalar olarak takdir topladı.
Prof. Dr. Akın, şimdi bu akademik bilgi birikimini dar akademik çevrelerden çıkararak televizyon ve YouTube programlarına taşımakta. Prof. Akın, İlkses TV ve Son Mühür TV’deki program serileri aracılığıyla akran zorbalığı, vicdan, merhamet gibi temel değerlerden, savaşın etik boyutlarına kadar geniş bir yelpazede toplumu aydınlatıcı söyleşiler yaptı.
Prof. Dr. Akın’ın etiğin sadece kurallar bütünü değil, aynı zamanda günlük yaşamı iyileştiren bir sorumluluk olduğu fikrini işleyen programları akademik ciddiyeti ve iletişim dilini birleştirerek, ülkemizdeki etik farkındalık oluşturma çabalarına önemli bir katkı sunuyor.
Aşağıdaki bağlantılardan, Prof. Dr. Esra Akın‘ın etik ve toplumsal konularda hazırladığı programlara ulaşabilirsiniz
İlkses Tv, Sultan Gümüş Kaya ile Birinci Sayfa (Konuk)
“….Cehalet yalnızca bilgi eksikliği değildir; kimi zaman görmemek, kimi zaman da görmek istememektir. Bireyi zayıf düşüren, toplumu durduran, medeniyetleri çökerten sessiz bir sızıntıdır. Dahası, cehalet yalnızca okuma yazma bilmeyenlerin değil, kimi zaman en çok da bildiğini sananların zaafıdır.“
Prof. Dr. Hasan Seçen’in “Cehaletin Panoraması” başlıklı blog yazısı, cehaleti tek boyutlu bir kavram olarak ele almak yerine; onu bireysel, toplumsal, tarihsel ve çağdaş boyutlarıyla katman katman çözümleyen bir denemedir. Yazıda, cehaletin sözlük anlamlarından günlük yaşam içindeki görünümlerine; 19. yüzyıl Osmanlı aydınlarının cehaletle mücadelesinden Mehmet Âkif’in ve Mirza Alekber Sabir’in sarsıcı eleştirilerine, Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesil idealine kadar uzanan geniş bir perspektifle cehaletin panoraması çizilmektedir.
Her bölüm, bu karmaşık ve çoğu zaman gözden kaçırılan kavramın farklı bir yönünü açığa çıkarıyor. Yazı, cehalet hakkında yalnızca bilgi aktarmayı değil; birlikte düşünmeyi, her satırda küçük de olsa bir farkındalık uyandırmayı hedefliyor.
Hasan Seçen, diğer düşünce yazılarında olduğu gibi, edebiyat ve bilimin verimlerini insanlığın bilgelik birikimi ile kendine özgü üslubuyla harmanlayarak Cehaletin Panoraması’nı kaleme alıyor.
Bazen küçük bir cümle, insanın zihninde ve yüreğinde derin yankılar bırakır. Bir editör arkadaşımın anlattığı şu olay da öyle oldu.
Bir grup yazar, makalelerini yayınevine göndermiş. Yayınevi, onlardan önerilen dil düzeltmelerini yapmalarını takiben, metni ayrıca ana dili İngilizce olan bir editöre kontrol ettirmelerini de istemiş. Yazarlar talebi yerine getirmiş; metinlerini bir İngiliz editöre yollamışlar ve editörün cevabını da yayınevine sunmuşlar.
Dil editörü, makalede kayda değer bir hata olmadığını, yalnızca metin üzerinde küçük düzeltmeler önerdiğini, bu nedenle bir fatura göndermeyeceğini belirtmiş. Asıl unutulmaz olan ise şu cümlesi olmuş: “Eğer yazarlar, işlemler için bir ödeme yapmayı arzu ederlerse, bu meblağı bir İngiliz olarak Gazze halkına aktaracağım.”
İşte bu zarafet, bu incelik, bu insanlık… Arkadaşım bu satırları okurken gözleri dolmuş. Ben de dinlerken derinden sarsıldım. Çünkü bazen öyle anlar vardır ki; milliyet, dil, din ve ideoloji geriye çekilir; bir sis perdesi gibi dağılır. O anlarda insan, yalnızca “insan” olarak kalır. Ve işte o çıplak hakikat içinde insan olmanın onuru, adam olmanın asaleti parlar.
Bu küçük jest bana bir kez daha şunu düşündürdü: Hayat, bütün acılarına rağmen neden hâlâ yaşamaya değer? Çünkü dünyada hâlâ böylesi güzel insanlar var. Kimi zaman bir dil editörünün satır aralarında, kimi zaman hiç tanımadığımız birinin iyiliğinde karşımıza çıkarlar. Onlar var oldukça, karanlıkların arasından ışık sızmaya devam eder.
Belki de insanın en büyük tesellisi budur: Dünya hâlâ yaşanmaya değer, çünkü hâlâ insan kalabilen insanlar vardır. Fakat onların yükü çok ağırdır. Çünkü 20. yüzyılın büyük edebiyatçısı bilge insan Cengiz Aytmatov’un dediği gibi, “İnsan için en zor olan şey, her gün insan kalmaktır.”
Trabzon ÜniversitesiAhi Evren Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Doç. Dr. Kemal Uzun, felç riski taşıyan hastalar için yenilikçi bir ameliyat tekniği geliştirdi. Geleneksel yöntemlerin aksine, “İnterpozisyon Endarterektomi” adını verdiği bu teknik, şah damarındaki hastalıklı bölümün tamamen çıkarılıp yerine yapay veya hastanın kendi damarının yerleştirilmesini içeriyor.
Bu yenilikçi yaklaşım sayesinde, ameliyat sırasında damar katmanlarının ayrılması riski ortadan kalkıyor ve buna bağlı olarak gelişebilecek felç ihtimali büyük ölçüde azalıyor. Doç. Dr. Uzun’un iki yıl içinde 20 hastada başarıyla uyguladığı bu yöntem, uluslararası saygın dergi Annals of Vascular Surgery‘de yayımlanarak tıp literatürüne girdi. Konuyla ilgili Anadolu Ajansının verdiği haberin ayrıntısını okumak için TIKLAYINIZ.
Cumhuriyet TV‘nin Youtube sayfasında yayımlanan belgesel, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli bilim insanlarından biri olan Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün‘ün (1895-1981) sıra dışı hayatını dile getiriyor. Aygün, sadece bir veteriner hekim değil, aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nda hayvan varlığını korumak için aşılar ve serumlar geliştiren bir kahraman olarak tanınıyor.
Onu diğer bilim insanlarından ayıran en önemli özelliklerinden biri, 1950’lerde henüz dünyada kök hücre terimi yokken bu alanda öncü çalışmalar yapması ve embriyo hücreleriyle hasta organları tedavi etme fikrini ortaya atmasıdır. Ayrıca, 1960’larda sakat doğumlara yol açan “Contergan” (Talidomid) ilacının Türkiye’ye girişini engelleyerek binlerce bebeği korumasıyla da hatırlanıyor.
Belgesel, onun hem mütevazı ve vatansever kişiliğini hem de olağanüstü bilimsel vizyonunu gözler önüne seriyor. Hayatını bilime ve insanlığa adayan Aygün, bıraktığı mirasla bir bilim kahramanı olarak anılmayı sürdürüyor. Belgesel videosunu izlemek için TIKLAYINIZ.
Kimya biliminde, moleküllerin yapılarını ve dinamiklerini anlamak büyük önem taşır. Çünkü bir molekülü hangi amaçlar için kullanabileceğimiz, onun yapısı ve dinamiğiyle doğrudan ilişkilidir. Kökeni eski Mısır’a kadar uzanan, 3000 yıllık bir bilim olan kimya, tarih boyunca kimyagerleri adeta tabiatı gözleyen birer dedektif olarak ön plana çıkarmıştır. Bugüne kadar kimya biliminde 50 milyondan fazla bileşik tanımlanmış ve bunların önemli bir kısmının yapıları aydınlatılmıştır. Bu bileşiklerin %95’ten fazlası ise organik bileşiktir. Organik bileşikler, esas olarak karbon-karbon bağlarına dayanan bir iskelete sahiptir; karbonun yanı sıra hidrojen, oksijen, halojenler, azot, kükürt ve fosfor gibi kovalent bağ yapabilen elementlerden oluşur.
Nükleer Manyetik Rezonans (NMR) Spektroskopisi
Peki, milyonlarca kimyasal bileşiğin yapıları nasıl aydınlatılıyor? Bu konu başlı başına cilt cilt kitaplara konu olabilecek kadar derin. Ancak özellikle organik moleküllerin yapı çözümleri, çok büyük oranda atom çekirdeklerinin manyetik alan içindeki rezonansına dayanan özel bir yöntemle gerçekleştiriliyor: Nükleer Manyetik Rezonans (NMR) Spektroskopisi.
Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Şeref Üyesi Prof. Dr. Metin Balcı‘nın kaleminden çıkan “Nükleer Manyetik Rezonans Spektroskopisi“ kitabı, bu karmaşık ama büyüleyici dünyanın kapılarını aralıyor. Prof. Balcı’nın ilk kez 1986 yılında yayımlanan eseri, ülkemizde bu tekniği tanıtan ilk kitaptı. Kimya camiası tarafından o kadar benimsendi ki, çeşitli yayınevleri tarafından 2000, 2004, 2013 ve 2020 yıllarında yeni basımları yapıldı. Kitabın konu içerikleri yeniden düzenlenerek A4 boyutunda, genişletilmiş ve büyük boy olarak hazırlanan baskısı ise Haziran 2025’te Türkiye Bilimler Akademisi tarafından yayımlandı.
NMR: Geçmişten Bugüne Bir Keşif Yolculuğu
NMR’ın kökenleri, ilk ölçümün yapıldığı 1938 yılına, fizikçilerin dünyasına dayanır. Ancak asıl devrim, 1950’lerde kimyacıların bu yöntemin kimyasal bileşiklerin yapısını belirlemede ne kadar kritik olduğunu keşfetmesiyle başladı. Bugün, bir kimyagerin laboratuvarında vazgeçilmez bir cihaz olan NMR, iki boyutlu ölçüm tekniklerinin de yine kimyacılar tarafından geliştirilmesiyle sınırlarını daha da genişletti. Bu alana yapılan paha biçilmez katkılar, fizikçilere ve kimyacılara bilim yolculuğunda yepyeni alanlar açtı.
Tıpta sadece proton NMR kullanılırken, kimyacılar çok daha geniş bir spektrumda, hidrojenin yanı sıra karbon, azot, oksijen ve fosfor gibi NMR’da aktif tüm elementleri inceliyorlar. İnsan kimyasındaki bu elementlerin önemi göz önüne alındığında, yakın gelecekte farklı elementlerin insan vücudunda da ölçülebileceği gibi heyecan verici gelişmeler bizi bekliyor olabilir.
NMR ölçümlerinin kendisi kadar, elde edilen spektrumların doğru bir şekilde yorumlanması da büyük bir ustalık gerektirir. Prof. Balcı’nın kitabının bu yeni baskısı, üniversite öğrencileri ve araştırmacılar için paha biçilmez bir kaynak sunuyor. Kitap, NMR’ın temel prensiplerinden başlayarak, spektrumların nasıl yorumlanacağını adım adım açıklıyor.
Eser, özellikle Proton NMR ve Karbon NMR konularına odaklanarak, kimyasal kayma, etkileşme sabitleri ve rezonans sinyallerindeki değişimler gibi temel kavramları derinlemesine inceliyor. Ayrıca, güncel araştırma ve uygulamalarda kilit rol oynayan çoklu puls deneyleri ve iki boyutlu (2D) NMR spektrumlarının oluşum mekanizmalarına geniş yer veriyor. COSY, TOCSY, NOESY, HSQC gibi karmaşık ama bir o kadar da aydınlatıcı 2D teknikler, çeşitli örneklerle açıklanarak okuyucunun konuyu tam anlamıyla kavraması sağlanıyor. Kitaba eklenen Flor (19F) ve Fosfor (31P) NMR Spektroskopisi bölümleri de, bu elementlerin proton ve karbon NMR spektrumlarını nasıl etkilediğini detaylandırıyor.
Okuyucuların pratik bilgilerini pekiştirmesi için genişletilmiş alıştırma bölümü de oldukça dikkat çekici. Gerçek kimyasal kayma değerleriyle simüle edilmiş spektrumlar ve sinyallerin daha kolay yorumlanabilmesi amacıyla yapılan ayrıntılı çizimler, öğrenme sürecini kolaylaştırıyor.
Bir Akademisyenin Bilime Adanmışlığı
Prof. Dr. Metin Balcı, bilimi yaşam biçimi olarak kabul etmiş bir isim.Nükleer Manyetik Rezonans (NMR) Spektroskopisi kitabı dahil tüm eserleri, O’nun bilime olan adanmışlığının ve emeklilik döneminde dahi üretimden kopmamasının net bir göstergesi. İngilizce baskısı 2005 yılında Elsevier yayınevi tarafından Basic 1H- and 13C-NMR Spectroscopy ismiyle yayımlanan bu eserin yeni ve güncellenmiş baskısı, özellikle iki boyutlu tekniklere ayrılan genişletilmiş kapsamıyla, önceki versiyonlardan çok daha zengin bir içerik sunuyor.
TÜBA Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Şeker‘in de önsözde belirttiği gibi, bu eser hem üniversite eğitiminde temel bir kaynak olacak hem de her seviyeden araştırmacıya rehberlik edecek bir kaynak. “Nükleer Manyetik Rezonans Spektroskopisi“, moleküler yapıların gizemini çözmek isteyen her kimyacı için kütüphanesinde bulunması gereken eşsiz bir referans.
Yaprak Dergisi, Cumhuriyet döneminin önde gelen şair ve edebiyatçılarından biri olan Orhan Veli Kanık’ın (1914-1950) sahibi ve yazı işleri müdürü olduğu, 1949-1950 yılları arasında Ankara’da 15 günde bir yayımlanan, toplam 28 sayı çıkan bir edebiyat dergisidir.
Orhan Veli‘nin, dergiyi ekonomik zorluklar içinde yayımladığı, derginin kapanmasının ardından ise İstanbul’a döndüğü bilinmektedir.
Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı, Yaprak dergisinin tüm sayılarını web sitesi üzerinden çevrimiçi ücretsiz erişime açtı. Dergi arşivine erişmek için TIKLAYINIZ.
Ziyaretin ev sahipliğini yürüten Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Kimya Eğitimi Ana Bilim Dalı öğretim üyesi ve Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (IUPAC) Kimya Eğitimi Komitesi Üyesi Prof. Dr. Mustafa Sözbilir, programın kültürel etkileşimi güçlendirdiğini ve akademik iş birliklerine katkı sunduğunu belirtti. Prof. Dr. Maitra, Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi’nde “Organik reaksiyon mekanizmalarının anlaşılmasında sistemsel düşünme yaklaşımı” başlıklı bir konferans verirken, Fen Fakültesi Kimya Bölümünde ise iki farklı konferans sundu: “Birden fazla analit için basit, ucuz ve çok yönlü bir fotolüminesan sensör platformu” ve “İlaç Tasarımı – gerçekten bu kadar kolay mı?””
Ayrıca, Prof. Dr. Maitra, Hindistan ve farklı ülkelerde daha önce 93 farklı eğitim kurumunda gerçekleştirdiği “Chemistry is Fun!-Kimya Eğlencelidir” adlı gösteri deneylerinin 94.sünü Erzurum Bilkent Özel Laboratuvar Lisesi’nde gerçekleştirdi. Lise öğrencilerinin büyük ilgisini çeken bu etkinlik, kimya bilimine olan ilgiyi artırmaya yönelik önemli bir adım oldu. Prof. Dr. Maitra’nın öğrencilerin bilimsel bakış açılarını da genişletmeye yönelik konferansları, katılımcı akademisyenler ve öğrenciler için kimya bilimine duyulan ilgiyi artırması yanında kimya konularında farklı bir eğitim fırsatı sundu.
Prof. Dr. Sözbilir, bu tür etkinliklerin küresel eğitim ağlarına entegrasyonu güçlendirdiğini ve gelecekteki akademik işbirlikleri için temeller oluşturduğunu belirtti.
Kimya biliminin eğlenceli ve düşündürücü yönlerini anlatan Prof. Uday Maitra’nın yaklaşık 65 dakikalık bu seminerinde, kimyanın temel ilkelerinden büyüleyici örneklerine kadar pek çok önemli konuya farklı bir perspektiften yaklaşacaksınız.
Bilim insanları, ilk reddedilen makale taslaklarından (manuscript) itibaren, akademik hayatlarının her aşamasında aldıkları ret yazılarını masalarının arkasındaki duvarlara assalardı, büyük ihtimalle bu duvarlar bir hayli dolu olurdu.
Yüksek umutlarla üzerinde çalıştığınız bir projenin/ makale taslağının reddedilmesi, başlangıçta elbette oldukça üzücü bir durumdur. Ancak, bu ret yazısını bir süre sonra, meselâ üç gün sonra tekrar okuduğunuzda, büyük ihtimalle eleştirilerin bir kısmına hak vereceksiniz. Birkaç gün sonra yeniden okuduğunuzda, eleştirinin başka bir kısmına da katılacaksınız. Bu süreç devam ettikçe, ret yazısındaki her bir eleştiriyi daha net bir şekilde anlamaya başlayacak ve tamamına belki hak vermeseniz de, büyük bir kısmına katılacak duruma geleceksiniz.
Unutmayın ki, en iyi hakem, araştırmanızı destekleyen değil, eleştiren hakemdir. Bilimsel değerlendirme süreçlerinde, genellikle en çok eleştirilen ve yayımlanması en zor olan makaleler, yayımlandıktan sonra bilim topluluğunu en çok etkileyen, belki de en fazla atıf alan çalışmalar olurlar. Çünkü bu tür çalışmalar, mevcut paradigmayı ve bilimin sınırlarını zorlarlar. Yepyeni konulara ve anlayışlara zemin hazırlarlar. Nitekim Nobel ödüllü bilim insanlarının bir kısmı, yeni keşfettikleri ve geliştirerek Nobel ödülü kazandıkları konuları ilk defa yayına sunduklarında, alanın en saygın dergileri tarafından reddedilmişlerdir.
Bu hikayelerin bizlere gösterdiği en önemli derslerden biri, başarısızlık ve reddedilme durumlarının aslında bilimsel yolculukta önemli birer adım olduğu gerçeğidir. Olumsuz geri bildirimler, ilk başta bizi üzseler de, zaman içinde büyük bir fırsata dönüşebilir. İlerleyen süreçlerde, bilimsel topluluk bu çalışmaları kabul ettikçe, genellikle yeni ufuklar açılır ve araştırma dünyasında büyük değişimlere neden olur.
Aşağıda verilen linklerde, Nobel ödülü kazanan buluşların ilk başta, hem de konuyu en iyi anlayabilecek dergiler tarafından nasıl reddedildiğine dair ilginç öyküler yer almaktadır. Bu hikayeler, özellikle genç araştırmacılara bir motivasyon kazandırabilir. Unutmayın, makaleniz reddedildi diye üzülmeyin. Yeter ki, çalışmanızı özenle ve titizlikle yapmaya devam edin, kendinize güvenin ve asla yılmayın. Belki de size büyük bir ödül getirecek bir araştırmanın başlangıcındasınız!
KAYNAK GÖSTERME: Bilimsel yayın etiği ilkeleri doğrultusunda, bu yazıdaki bilgiler kaynak gösterilerek kullanılabilir. Kaynak göstermek için aşağıdaki referans künyesini kopyalayabilirsiniz: Seçen, H. (2025, June 1). Bugün Hangi Nobellik Çalışmanız Reddedildi? Prof. Dr. Hasan Seçen’in Akademik Sayfası. https://hasansecen.com/2025/06/01/bugun-hangi-nobellik-calismaniz-reddedildi/
Yazım Ekibi arasında yer aldığım bu rapor, Atatürk Üniversitesi tarafından Avrupa Üniversiteler Birliği’nin (EUA) kurumsal değerlendirme sürecine katılım amacıyla hazırlanmış olup, üniversitenin ilk kapsamlı öz değerlendirme raporudur. Raporun hazırlık sürecinde, Öz Değerlendirme Yönlendirme Kurulu ve Alt Kurulu çatısı altında toplam 26 akademik ve idari personel görev yapmıştır.
Çift dilli (Türkçe-İngilizce) olarak hazırlanan bu belge, üniversitenin stratejik yönelimleri, yönetim yapısı, eğitim-öğretim faaliyetleri, araştırma kapasitesi ve toplumsal katkı alanlarındaki 2006 yılındaki mevcut durumunun objektif biçimde değerlendirilmesi ve kurumsal gelişim sürecini anlamak bakımından tarihi bir değer taşımaktadır.
Bu değerli raporu benimle paylaşma nezaketini gösteren Sayın Prof. Dr. Samih Bayrakçeken Hocamıza ve basılı materyali yüksek çözünürlüklü dijital PDF formatına dönüştüren öğrencim Esra Gürel‘e en içten teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunarım. Raporu Okumak için TIKLAYINIZ. Hasan Seçen
13 Mayıs 2025 tarihinde Tahran’da gerçekleştirilen kurul toplantısında alınan kararla, Prof. Dr. Yıldırım; Fars Dili ve Edebiyatı alanındaki üst düzey akademik birikimi, kültürel katkıları ve uluslararası saygınlığı dolayısıyla akademi üyelerinin tamamının oylarıyla bu onurlu göreve layık görüldü. Üyelik töreninde, kendisine resmi üyelik belgesi, akademi başkanı ve İran bilim-kültür dünyasının önemli isimlerinden Ğolamali Haddad Adil tarafından takdim edildi.
Akademi tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Fars Dili ve Edebiyatı Şurası’nın 1403/9/5 tarihli 483. toplantısında oybirliği ile alınan karar doğrultusunda, bilim, edebiyat ve kültür alanlarındaki yüksek konumunuz, Fars dili ve edebiyatının gelişmesine yönelik katkılarınız nedeniyle sizi Bilim Kurulu üyeliğine seçmiş bulunmaktayız. Sağlığınızın ve başarınızın devamını diliyoruz.”
“Fars Dili ve Edebiyatı gibi köklü bir medeniyetin bilimsel çatısı altında yer almak benim için büyük bir onur. İran ile Türkiye gibi kadim dost ve komşu iki ülkenin ortak kültür ve edebiyat birikimini akademik düzeyde daha ileriye taşımak adına çalışmalarımızı artırarak sürdüreceğiz. İnsan için ancak çabasının karşılığı vardır. Görevimizin bilincinde olarak, samimiyet, özen ve sabırla yürüttüğümüz bilimsel faaliyetlerin uluslararası düzeyde takdir edilmesi, şahsım kadar üniversitem ve ülkem adına da büyük bir mutluluk kaynağıdır.”
BLOG EDİTÖRÜNÜN TEBRİK ve YORUMU
Sayın Prof. Dr. Nimet Yıldırım Hocamızın Fars Dili ve Edebiyatı gibi kadim ve derinlikli bir uygarlığın en saygın bilim kurumlarından biri olan bu akademi tarafından bilim kuruluna oybirliğiyle seçilmiş olması, kendisi için olduğu kadar, Türk akademik camiası adına da onur duyulacak bir başarıdır. Bu vesileyle, sayın Hocamzın, alanındaki derin ilmî birikimi, kültürel mirasa duyduğu sadakat, bitmek bilmeyen enerjisi ve üretkenliği ile böyle bir uluslararası takdirle taçlanması biz akademik meslektaşlarını da son derece sevindirmiştir.
Hocayı akademi üyeliğine seçen Fars Dili ve Edebiyatı Akademisi’ne de liyakatı gören ve değerlendiren örnek davranışları için takdirlerimi belirtmek isterim. Niyazi Mısrî’nin (1618-1694) “Ârifin kadrin yine ol ârif olanlar bilür” ve kelam-ı kibar olarak söylenen “Şerefü`l-mekân bi`l-mekîn” sözünde belirtildiği gibi kişiler, mensup oldukları kurumlardan değil; kurumlar, seçtikleri, değer verdikleri ve sahip çıktıkları mensuplarıyla onur kazanırlar. Bu, bütün kurumlar için geçerlidir.
Bu onurlu görevin, iki kadim milletin ortak kültürel bağlarını daha da pekiştireceğine ve Fars dili ile edebiyatına olan katkıları daha geniş kitlelere ulaştıracağına gönülden inanıyor, Sayın Prof. Dr. Nimet Yıldırım Hocamıza en kalbi dileklerimle tebriklerimi iletiyorum.
Türklüğün vicdânı bir, Dîni bir, vatanı bir; Fakat hepsi ayrılır Olmazsa lisânı bir Ziya Gökalp (1876-1924)
Dil üzerine yapılan tartışmalar, aslında bir milletin kendini tanıma, geçmişle bağ kurma ve geleceğe yön verme çabasının en görünür alanlarından biridir. Türk dünyası üzerine hazırladığı analiz yazıları ile tanınan yazar Numan Aydoğan Ünal’ın 23 Nisan 2025 tarihli Türkiye Gazetesi’nde yayımlanan sayın Cumhurbaşkanı’na açık mektubu da bu çabanın güncel ve etkileyici bir örneğini oluşturuyor.
Mektup, sadece dil hassasiyetini dile getirmiyor, aynı zamanda konuyu bir medeniyet meselesi olarak ele alıyor.
Sayın Ünal, 1930’lu yıllarda başlayan “sadeleştirme” politikalarının, Türkçenin zengin tarihî kültür dokusunu örselediğini ifade ediyor. Ona göre, bu süreçte sadece kelimeler değil, aynı zamanda fikrî ve ruhî miras da kesintiye uğramış durumdadır ve Üniversite öğrencilerinin artık dedelerinin yazdığı yazıları anlayamaması, dilde yaşanan kopuşun boyutlarını ortaya koymaktadır.
Gerçekten de sayın Ünal’ın belirttiği gibi, Üniversite duvarında yer alan “Bu kelimelerin anlamını biliyor musunuz?” sorusu etrafında verilen örnek kelimeler (aguş, dirayet, tevekkül, feraset vb.) artık edebiyat fakültesi öğrencilerine bile açıklanmak zorunda kalıyorsa, ortada ciddi bir mesele vardır. Sayın Ünal, 1950’li yıllarda günlük gazetelerde kullanılan kelimeleri hatırlatarak, toplumun dil yeterliliğinin nasıl gerilediğini gözler önüne seriyor.
Neler Yapılabilir?
Dil meselesinin sadece nostaljik bir hassasiyet olarak değil, eğitim ve kültür politikalarının merkezine alınması gereken bir alan olduğunu vurgulamak gerekir. Bu bağlamda, Türk Dil Kurumu gibi kurumlar öncülüğünde çalıştaylar düzenlenebilir, eğitim müfredatında öğrencilerin Cumhuriyet dönemi Türkçesini anlayacak seviyeye gelmesini sağlayacak aksiyon planları geliştirilebilir. Bu sadece geçmişle bağ kurmak değil, aynı zamanda düşünme kapasitemizi artırmak anlamına gelecektir.
Metin yazımlarında, Türkçeye derinlik ve ifade zenginliği katan kelime, deyim ve terimlerin edebî bir üslupla yeniden kazandırılması mümkündür. Öğrencilere bu kelimeleri sevdirecek yöntemler geliştirilirse, dil tabii akışı içinde yeniden canlanacaktır.
Yine bu bağlamda, orta öğretim ve yüksek öğretim kurumlarında, mevcut öğretim kadrosu ve fiziki altyapı göz önünde bulundurularak, halen 15’in üzerinde varlık gösteren Türk alt dilleri ve lehçelerinden bazıları, seçmeli ders olarak okutulabilir. Bu uygulama, öğrencilerin yalnızca kelime hazinesini değil, aynı zamanda dil sezgisi, kültürel derinlik ve düşünme biçimlerini de geliştirecektir. Böylece dil eğitimi, sadece iletişim değil, aynı zamanda hafıza ve kimlik inşası bakımından da güçlü bir zemine kavuşacaktır.
Ayrıca, dil konusunda yapılacakların sadece devlet kurumları nezdinde yapılacak düzenlemelerle sınırlı kalmaması gerekir. Sayın Ünal’ın dile getirdiği gibi TV ve radyolarda görev verilen sunucuların ve yorumcuların uzmanlıkları yanında dil ve tarih şuuruna sahip şahsiyetlerden seçilmesine özen gösterilmelidir. Yazılı ve görsel basında siyaset, ekonomi, güvenlik, savunma, uluslararası ilişkiler, spor vb gibi alanlarda fikir beyan eden uzmanların , dilin imkânlarını estetik ve düşünce yönünden derinlikli olarak kullanan kişilerden seçilmesi önemsenmelidir. Nobel Barış Ödüllü filozof Albert Schweitzer’in sözünü burada hatırlamak yerinde olacaktır: “Örnek olmak, başkalarını etkilemede ana şey değil, tek şeydir.”
Gazetelerde elbette siyaset, ekonomi ve spor yazılarına yer verilmelidir. Ama bunun yanında, gazeteler dil, edebiyat ve insan merkezli yazılara da alanlar açmalıdır. Ancak bu yazıların, sadece belli kesimlere hitap eden ayrıştırmacı ve çatışmacı dil ve üslupta değil, siyasi ya da ideolojik kimliklerden bağımsız olarak hepimizin kendisinden birşey bulabileceği bütünleştirici nitelikte hazırlanmasına dikkat edilmelidir. Çünkü çağdaş anlamda millet olmak, aynı dili, kültürü ve ortak idealleri paylaşmakla mümkündür. Aynı kelimelerde buluşamayanlar, aynı ideallerde de buluşamazlar.
Dilimiz, sadece bir iletişim aracı değil; hafızamız, kimliğimiz ve geleceğimizdir. Onu korumak, zenginleştirmek ve sevdirerek yaşatmak hepimizin müşterek ödevidir.
Hasan Seçen, 23 Nisan 2025 ***** KAYNAK GÖSTERME: Bilimsel yayın etiği ilkeleri doğrultusunda, bu yazıdaki bilgiler kaynak gösterilerek kullanılabilir. Kaynak göstermek için aşağıdaki referans künyesi kullanılabilir veya kopyalanabilir. Seçen, H. (2025, April 23). Türkçe için birlik: Ortak dil, ortak gelecek. Prof. Dr. Hasan Seçen’in Akademik Sayfası.https://hasansecen.com/2025/04/23/turkce-icin-birlik-ortak-dil-ortak-gelecek/
Son yıllarda yapay zekâ tabanlı asistanlar, sadece gündelik işlerde değil, profesyonel alanlarda da güçlü bir yardımcı haline geldi. Bu sistemler doğru kullanıldığında, hem bireysel üretkenliği artırıyor hem de düşünsel süreçlere derinlik kazandırıyor. Ancak bu noktada çok önemli bir konu karşımıza çıkıyor: Ücretli mi, ücretsiz mi kullanmalı?
Eğer bu tür sistemleri yalnızca ayda bir-iki kez ve yüzeysel işler için kullanıyorsanız, ücretsiz sürümler işinizi görebilir. Ancak daha ciddi, yaratıcı, üretken ya da mesleki hedefler için kullanmayı düşünüyorsanız, profesyonel abonelik sistemlerinin önemi göz ardı edilmemelidir.
Çünkü yapay zekâ asistanları, kullanıcıdan gelen yönlendirmelere (promptlara) göre şekillenir. Onunla kurulan iletişim, zaman içinde gelişir; tıpkı uzun soluklu bir dostluk gibi… Ne kadar sık ve doğru kullanılırsa, verdiği yanıtlar da o kadar rafine ve kişiye özgü hale gelir. Ücretli sürümler, içerik açısından çok daha zengindir ve sistemin sınırlarını önemli ölçüde genişletir.
Bir de şunu unutmamak gerekir: Hiçbir yazılım ya da platform kendini tamamen “bedava” kullandırmaz. Biz onu kullandığımızı sanırken, çoğu zaman —farkında bile olmadan— asıl kullanılan biz olabiliriz. Bu nedenle, dijital araçlara yaklaşırken sadece “bedava oluşuna” odaklanmak yerine, etik sorumluluklarımızı ve bilinçli kullanıcı olmanın gereklerini de göz önünde bulundurmalıyız.
Ücretli kullanım, sadece daha fazla özellik sunan bir hizmete erişim değil; aynı zamanda bu sistemlerin arkasında yıllar süren araştırma-geliştirme süreçlerine, emek veren binlerce insanın katkısına ve milyonlarca dolarlık yatırımlara duyulan bir saygının ifadesidir.
Bu bakış açısıyla hareket eden her birey, sadece kendi verimliliğini artırmakla kalmaz, aynı zamanda etik bir tutumla bilginin, bilimin ve teknolojinin gelişimine de katkı sunmuş olur.
Unutulmamalıdır ki, yapay zekâ sistemleri ne kadar ileri seviyede olursa olsun, bu sistemlerin gerçek anlamı ancak sorumlu, etik ve bilinçli kullanıcılar sayesinde ortaya çıkar.
LİNK 2:TÜBİTAK tarafından 2025 yılında hazırlanan “Destek Süreçlerinde Üretken Yapay Zekânın Sorumlu ve Güvenilir Kullanımı Rehberi” bilimsel proje ve etkinliklerin destek süreçleri ile TÜBİTAK panelist, danışmanlık ve hakemlik süreçlerinde araştırma bütünlüğü, veri gizliliği ve süreçlerin şeffaflığının nasıl korunacağına ilişkin önemli ilkeleri ve kuralları içermektedir.
Hasan Seçen, 13 Nisan 2025 ********** KAYNAK GÖSTERME: Bilimsel yayın etiği ilkeleri doğrultusunda, bu yazıdaki bilgiler kaynak gösterilerek kullanılabilir. Kaynak göstermek için aşağıdaki referans künyesi kullanılabilir veya kopyalanabilir. Seçen, H. (2025, April 13). Yapay zekâyı profesyonel ve etik kullanmak. Prof. Dr. Hasan Seçen’in Akademik Sayfası. https://hasansecen.com/2025/04/13/yapay-zekayi-profesyonel-ve-etik-kullanmak/
Organic Communications, geride bıraktığı 18 yıl boyunca toplam 324 makale yayımlayarak organik kimya alanında önemli bir bilgi kaynağı haline geldi. Bu süreçte yaklaşık 50 farklı ülkeden bilim insanlarının katkı sunduğu dergimiz, küresel düzeyde saygınlık kazanarak geniş çapta atıf alan bir platform haline dönüştü.
Uluslararası indeksleme hizmetleri, dergimizin kuruluşundan bu yana benimsediği ilkeli yayıncılığı takdirle karşılamış; bunun bir sonucu olarak Organic Communications, i-Journals, i-Focus, Chemical Abstracts Service, EBSCOhost, ProQuest, Google Scholar, Index Copernicus, CrossRef, SCOPUS ve Clarivate Analytics (eski adıyla Thomson Reuters) tarafından yönetilen ESCI Web of Science gibi saygın veri tabanlarında taranmaktadır. Bu indekslerde yer almak, bilimsel dünyadaki görünürlüğümüzü artırırken, bu platformların yayın ilkelerine bağlı kalmayı da büyük bir özenle sürdürüyoruz.
Temel bilimsel hedefimiz, her yıl daha nitelikli yayınlara yer vererek dergimizin uluslararası bilim dünyasındaki konumunu daha da güçlendirmektir. Bu doğrultuda, yazarlarımızdan çalışmalarını daha kapsamlı ve bilimsel açıdan daha güçlü kılacak veriler eklemelerini sürekli olarak teşvik ediyoruz. Özellikle IR, UV, NMR, MS ve HRMS gibi spektroskopik verilerin sunulması, hem dergimizin bilimsel değerini artırmakta hem de genç araştırmacılar için vazgeçilmez bir kaynak oluşturmaktadır.
Ayrıca, etik yayıncılık ilkelerine olan sarsılmaz bağlılığımız, titizlikle yürüttüğümüz hakem değerlendirme süreci ve intihale karşı tavizsiz duruşumuz, yayın kalitemizi ve bilimsel dürüstlüğümüzü korumaya devam etmektedir. Yayın kurulu olarak, her makalenin bu etik standartlara uygunluğunu büyük bir sorumlulukla gözetiyoruz.
Organic Communications olarak 18. yılımıza adım atarken, organik kimya alanına daha güçlü katkılar sunmayı ve bilim dünyasında daha geniş bir etki alanına ulaşmayı amaçlıyoruz.
Bugüne kadar bize güvenen, katkı sunan tüm yazarlarımıza, hakemlerimize ve okuyucularımıza en içten teşekkürlerimizi sunarız.