Barışın teknolojisi olabilir mi?

Görsel: © wikimedia.org

Teknolojinin pek çok tanımı olmakla birlikte en kapsayıcı tanımlarından biri şudur: “…hayatımızı kolaylaştıran, doğal gücümüz ve yeteneklerimizle yapamadığımız işleri başarabilmek için geliştirdiğimiz araç ve yöntemler.”

İnsanoğlu yeryüzünde var olduğundan beri harp teknolojilerini kullandı. Oğuz Kağan destanında geçen “… Canavar geyiği yedi, ayıyı yedi, kargım onu öldürdü. Çünkü kargım demirdendi. Canavarı sungur yedi, yay ve okum onu öldürdü. Çünkü okum bakırdandı.” ifadeleri teknolojinin savaş araçlarındaki önemini gösteren çarpıcı örneklerdir.

Gerçekten de Oğuz Kağan destanında ifade edildiği gibi, bütün çağlarda teknolojinin en yaygın kullanım alanlarından biri harp teknolojisi olmuştur. Bugün de durum çok farklı değil: Bir bilim klasiği olan Carl Sagan‘ın “Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı” adlı kitabının “Bilim İnsanları Günahı Tattığında” başlıklı 16. bölümünde, dünyadaki bilim insanlarının yaklaşık yarısının kısmi zamanlı da olsa savaş teknolojilerinde çalıştığı yazılıyor.

30 Mayıs 2026 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Mutlu Doğuş Yıldırım’ın “Savaşın Teknolojisi var, peki barışın?” yazısı, insanlığın asırlardır savaşı kazanmak ve güç elde etmek için geliştirdiği teknolojilere farklı bir bakış açısı getiriyor: “Barışın teknolojisi olabilir mi?”

Harp teknolojilerinin korkuyu yönettiği bu dünyada; gerçek zamanlı çeviri sistemlerinden adil kaynak paylaşım platformlarına, küresel çocuk barışı simülasyonlarından ortak gerçekliği koruyan yapay zekâ teyit araçlarına kadar güven inşa eden sistemlerin önemini masaya yatırıyor. Gelecekte sadece silah yönünden güçlü olanların değil, toplumsal barışı ve iç huzuru koruyabilen ve güven üretebilen ülkelerin ayakta kalacağını savunan makale, teknolojiye ve küresel barışa farklı bir bakış açısı sunuyor.

Mutlu Doğuş Yıldırım’ın yazısını tamamını okumak için tıklayınız:

Bir Öğrencinin Biyoloji Defteri (1966)

Yavuz Selim İlköğretmen Okulu 5/A sınıfı öğrencisi Avni Öztürk’ün Biyoloji Defterinden bir sayfa (1966).

Yavuz Selim İlköğretmen Okulu’nun Tarihine Yolculuk

1965–1966 yılında, Erzurum’un sert kışında sobayla ısınan sınıflarında, yatılı Yavuz Selim İlköğretmen Okulu’nda öğretmen olma idealiyle okuyan bir öğrencinin; ödev olarak değil, kendisini geleceğe —başta tıp olmak üzere yaşam bilimleri alanında bir bilim insanı olarak hazırlamak amacıyla— iç motivasyonuyla oluşturduğu biyoloji defterini 60 yıl sonra elinize aldığınızda, aslında bu ülkenin yakın tarihine de dokunmuş oluyorsunuz.

Dolmakalemle iki renk kullanılarak yazılmış sayfalar… Sobotta atlasını andıran bir titizlikle çizilmiş onlarca şekil… Her satırında emek, dikkat, sabır ve büyük bir idealizm hissediliyor.

İnsan ister istemez kendine şu soruları soruyor :

O yıllarda, çoğu köyünde çiftçilik yapan anne ve babaların bu çocuklarına bu okullarda nasıl bir ülkü, nasıl bir çalışma disiplini ve nasıl bir sorumluluk duygusu kazandırılıyordu?

Biz neden o idealizmi zaman içinde koruyamadık?

Ve en önemlisi…

Dünün o samimi idealizmini bugünün dünyasında yeniden nasıl yeşertebiliriz?

Belki de mesele yalnızca eğitim değildi; bir neslin, yokluk içinde bile geleceğe inanabilmesiydi.

Sorularımızı sürdürelim…

Ve  şunu  hiç bir zaman unutmayalım: İmkânlar sınırlı olsa da insan cevheri sınırsızdır; çünkü biliriz ki, bir milletin asıl gücü elindeki maddi kaynakları değil, yetiştirdiği insanın azmi, inanmışlığı,  adanmışlığı, çalışkanlığı ve  karakteridir.

Defterin PDF’sini okumak için TIKLAYINIZ.


Not: Defteri hazırlayan öğrenci (Prof. Dr. Avni Öztürk) , 1967-1971 yıllarında Yüksek Öğretmen Okulu ve Ankara Üniversitesi Fen Fakültesini okudu. 2 yıl öğretmen  olarak çalıştıktan  sonra 1973 yılında Atatürk Üniversitesi Fen Fakültesinde  asistan olarak göreve  başladı. Atatürk Üniversitesi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve  Çanakkale 18 Mart  Üniversitesinde akademik görevler  yaptı. 2015 yılında emekli oldu.
Teşekkür: Defterin PDF dosyası Esra Gürel tarafından hazırlanmıştır. Kendisine teşekkür ederim.

Hasan Seçen

Sordum yapay zekâya / Bilgin nedir, bana de!

Görsel: Wikimedia Commons

Yapay zekâya karşı çıkanlarla tartışmıyor ve üzülmüyorum. Bilakis, onları çok seviyorum. Çünkü insan, fıtratı gereği muhafazakâr bir varlıktır. Hangi mesleğe, hangi felsefi ekole, hangi ideolojiye bağlı olursa olsun; dindar olsun ya da olmasın, bu durum değişmez. Muhafazakârlık ruhumuza işlemiştir.

Aslında bu, bir noktada gereklidir de. Düşünün: Her şeyin sürekli değiştiği bir dünyada hayat ne kadar zor olurdu? Bir sabitemizin olmadığı, “hakikat bu!” diye bağlanabileceğimiz hiçbir rabıtamızın bulunmadığı bir dünya!… Mesai saatleri sürekli değişiyor, otobüs saatleri değişiyor. Her sabah gazetemizi okurken, “Vay be, ne güzel alışmıştık, bunu da değiştirmişler!” dediğimiz bir hayat… Ne kadar çekilmez olurdu!

Sabah kahvaltısında önümüze ne geleceğini bilmediğimizi düşünün. Ekmekten bile emin değiliz. Necip Fazıl’ın “Değişen-Değişmeyen” şiirinde ifade ettiği noktada bile olmadığımızı düşünün:

Sofrada her şey değişir, ekmek değişmez,
Ne kanun! Değişmez’e hasret çekmek değişmez!

Ne büyük bir imtihan!

O hâlde muhafazakârlık hem bir zaruret, hem de önemli bir şeydir.

Bana göre muhafazakârlığın en yoğun yaşandığı ortamlar bilim ortamlarıdır. Çünkü suiistimalleri önlemek bakımından akademik gelenekler çok önemlidir. Ve tabii ki bunun böyle olması gerekir. Bir taraftan yeni hipotezler, yeni teoriler geliştiriyoruz, yeni bilgi üretiyoruz, yeni teknolojileri teşvik ediyoruz; onların etik bir çerçevede kullanılması için neler yapılabileceğini tartışıyoruz. Diğer yandan da yeniliklere karşı direnebildiğimiz kadar direniyoruz.

Bu bağlamda, yapay zekâya karşı çıkan meslektaşlarımı da hep anlayışla karşıladım. Bu arkadaşlarımın “… Bir akademisyenin yapay zekâ kullanması kabul edilemez… etik dışıdır… akademinin yozlaşmasıdır… öğrencinin tembelleşmesidir… tarihin sonudur… ülke ve insanlık olarak geleceğimizin imhasıdır…” gibi eleştirilerinin, ifade biçimleri sert olsa da, içinde hakikat payı barındırdıklarını düşünürüm.

Gerçekten de yapay zekâya etik bir duruşla karşı çıkan akademisyen arkadaşlarımı takdir ediyorum. Düşününüz şimdi:

Meslektaşım ayaklı kütüphane… Her şeyi biliyor. Her konuda konuşuyor. Kim bir konuyu merak etse, ilk ona koşuyor, ona soruyor. Etrafında büyük bir hayran kitlesi var: “… Adam kırkambar be, kardeşim!.. Hezarfen Ahmet Çelebi!… Yok canım; az gelir, Kâtip Çelebi!.. Ahmet Mithat Efendi mezarından kalkmış, tecessüm etmiş!…”

Şimdi bir yapay zekâ çıkıyor… Sual edilen her meseleyi, 8 yaşındaki çocuklardan 70 yaşındaki dedeleri ve ninelerine kadar herkesin anlayabileceği şekilde izah ediyor. Anlamadığın yeri soruyorsun; sana on farklı örnekle yeniden anlatıyor.

Kendinizi şimdi tasvir ettiğim “ayaklı kütüphane” hocanın yerine koyunuz: Bir anda her şeyiniz yıkılıyor…
Bu kadar bilmek demek ki önemli bir şey değil mi yani?” diyorsunuz…

Sonra düşünüyorsunuz:
Olur mu be kardeşim? Bilmek önemsiz olur mu? Elbette çok önemli… Ama bilgi emekle kazanılmalı! Bu kadar ucuz olmamalı; ayağa düşmemeli! İnsanlar öğrenirken alın teri dökmeli, kafa patlatmalı!...”

Bu arkadaşlar, “O hâlde ne yapmalı?” sorusuna çözüm üretmek yerine “yapay zekâ yasaklanmalı” diyorlar…
Haksızlar mı? Bence çok haklılar…

Ancak, “haklısın ama alacağın yok!” sözündeki gibi, ne yazık ki alacakları yok. Çünkü 8 yaşındaki çocuktan 70 yaşındaki dedeleri ve ninelerine kadar herkes yapay zekâ kullanıyor; merak ettiği soruları ilk ona soruyor, ilk ondan öğreniyor…

Bakınız, ben de sordum:

Yapay zekâ, senden bir ricam var:

Yunus Emre’nin ‘Sordum sarı çiçeğe’ şiirini modelleyerek, 4 kıtada, 4+3 hece vezniyle bana kendini tanıtır mısın? Şiirinde 13. yüzyıl Türkçesinden de esintiler olsun!…”

Ne cevap verdi dersiniz? Buyrunuz:

Sordum yapay zekâya,
“Bilgin nedir, bana de?”
Zekâ eydür: “Çok veri,
Sorgulayıp yazarım.”

Sana hesap yaparım,
Formül dahi çözerim.
Bir bakışta anlarım,
Tercümeyi eylerim.

İster isen şiiri,
Yazdırırım her dili,
Görsel kurup çizerim,
Sözün özün bilirim.

Yapay zekâdır adım,
Hizmet etmek muradım,
Koşarım adım adım,
Hep ileri giderim.


.