
Görsel: Wikimedia Commons
Yapay zekâya karşı çıkanlara hiç üzülmüyorum. Bilakis, onları çok seviyorum. Çünkü insan, fıtratı gereği muhafazakâr bir varlıktır. Hangi mesleğe, hangi felsefi ekole, hangi ideolojiye bağlı olursa olsun; dindar olsun ya da olmasın, bu durum değişmez. Muhafazakârlık ruhumuza işlemiştir.
Aslında bu, bir noktada gereklidir de. Düşünün: Her şeyin sürekli değiştiği bir dünyada hayat ne kadar zor olurdu? Bir sabitemizin olmadığı, “hakikat bu!” diye bağlanabileceğimiz hiçbir rabıtamızın bulunmadığı bir dünya!… Mesai saatleri sürekli değişiyor, otobüs saatleri değişiyor. Her sabah gazetemizi okurken, “Vay be, ne güzel alışmıştık, bunu da değiştirmişler!” dediğimiz bir hayat… Ne kadar çekilmez olurdu!
Sabah kahvaltısında önümüze ne geleceğini bilmediğimizi düşünün. Ekmekten bile emin değiliz. Necip Fazıl’ın “Değişen-Değişmeyen” şiirinde ifade ettiği noktada bile olmadığımızı düşünün:
Sofrada her şey değişir, ekmek değişmez,
Ne kanun! Değişmez’e hasret çekmek değişmez!
Ne büyük bir imtihan!
O hâlde muhafazakârlık hem bir zaruret, hem de önemli bir şeydir.
Bana göre muhafazakârlığın en yoğun yaşandığı ortamlar bilim ortamlarıdır. Çünkü suiistimalleri önlemek bakımından akademik gelenekler çok önemlidir. Ve tabii ki bunun böyle olması gerekir. Bir taraftan yeni hipotezler, yeni teoriler geliştiriyoruz, yeni bilgi üretiyoruz, yeni teknolojileri teşvik ediyoruz; onların etik bir çerçevede kullanılması için neler yapılabileceğini tartışıyoruz. Diğer yandan da yeniliklere karşı direnebildiğimiz kadar direniyoruz.
Bu bağlamda, yapay zekâya karşı çıkan meslektaşlarımı da hep anlayışla karşıladım. Bu arkadaşlarımın “… Bir akademisyenin yapay zekâ kullanması kabul edilemez… etik dışıdır… akademinin yozlaşmasıdır… öğrencinin tembelleşmesidir… tarihin sonudur… ülke ve insanlık olarak geleceğimizin imhasıdır…” gibi eleştirilerinin, ifade biçimleri sert olsa da, içinde hakikat payı barındırdıklarını düşünürüm.
Gerçekten de yapay zekâya etik bir duruşla karşı çıkan akademisyen arkadaşlarımı takdir ediyorum. Düşününüz şimdi:
Meslektaşım ayaklı kütüphane… Her şeyi biliyor. Her konuda konuşuyor. Kim bir konuyu merak etse, ilk ona koşuyor, ona soruyor. Etrafında büyük bir hayran kitlesi var: “… Adam kırkambar be, kardeşim!.. Hezarfen Ahmet Çelebi!… Yok canım; az gelir, Kâtip Çelebi!.. Ahmet Mithat Efendi mezarından kalkmış, tecessüm etmiş!…”
Şimdi bir yapay zekâ çıkıyor… Sual edilen her meseleyi, 8 yaşındaki çocuklardan 70 yaşındaki ninelere kadar herkesin anlayabileceği şekilde izah ediyor. Anlamadığın yeri soruyorsun; sana on farklı örnekle yeniden anlatıyor.
Kendinizi şimdi tasvir ettiğim “ayaklı kütüphane” hocanın yerine koyunuz: Bir anda her şeyiniz yıkılıyor…
“Bu kadar bilmek demek ki önemli bir şey değil mi yani?” diyorsunuz…
Sonra düşünüyorsunuz:
“Olur mu be kardeşim? Bilmek önemsiz olur mu? Elbette çok önemli… Ama bilgi emekle kazanılmalı! Bu kadar ucuz olmamalı; ayağa düşmemeli! İnsanlar öğrenirken alın teri dökmeli, kafa patlatmalı!...”
Bu arkadaşlar, “O hâlde ne yapmalı?” sorusuna çözüm üretmek yerine “yapay zekâ yasaklanmalı” diyorlar…
Haksızlar mı? Bence çok haklılar…
Ancak, “haklısın ama alacağın yok!” sözündeki gibi, ne yazık ki alacakları yok. Çünkü 8 yaşındaki çocuktan 70 yaşındaki ninelere kadar herkes yapay zekâ kullanıyor; merak ettiği soruları ilk ona soruyor, ilk ondan öğreniyor…
Bakınız, ben de sordum:
“Yapay zekâ, Yunus Emre’nin ‘Sordum sarı çiçeğe’ şiirini modelleyerek, 4 kıtada, 4+3 hece vezniyle bana kendini tanıtır mısın? Şiirinde 13. yüzyıl Türkçesinden de esintiler olsun!…”
Ne cevap verdi dersiniz? Buyrunuz:
Sordum yapay zekâya,
“Bilgin nedir, bana de?”
Zekâ eydür: “Çok veri,
Sorgulayıp yazarım.”
Sana hesap yaparım,
Formül dahi çözerim.
Bir bakışta anlarım,
Tercümeyi eylerim.
İster isen şiiri,
Yazdırırım her dili,
Görsel kurup çizerim,
Sözün özün bilirim.
Yapay zekâdır adım,
Hizmet etmek muradım,
Koşarım adım adım,
Hep ileri giderim.
.